29 Nisan 2018 Pazar

Ali sözünün geçersizliği


Nehc-ul belağa-nın Ali-ye ait olduğunu kabul edersek (ki bence öyle değildir ve yaklaşık 400 yıl boyunca bir kaç sayfadan oluşan Ali mektupları nasıl olmuş da bu kadar uzun süre ezber olarak hafızalarda kalmış. Hİçbir kaynak göstermeden, ortaya çıkış biçimi belirtilmeden bu kitabın Ali-ye ait olduğu kesin olarak kabul edilirse, o zaman bir kaç sayfadan oluşmayan ve sadece cümlelerden oluşan Buhari hadislerine neden kuşkuyla yanaşılsın ki? Ayrıca, yalan-doğru Buhari bunlara kaynak da göstermiş, Ama Nehc-ul balağada hiçbir kaynak yok) burada Ali açıkça Ebubekir ve Ömeri gasip olarak niteliyor. Gasp edenle de savaşmak farzdır. O zaman bu durumu nasıl açıklığa kavuşturacağız? Bir yandan kendisinden öncekileri gasip adlandırıyor, bir taraftan da gasıpçılığa karşı susuyor!
Alinin Osmanın öldürülmesi olayında pozisyonu abartılmıştır. Ali o devirdeki Arap toplumunda fazla etkisi olmayan kişiliğe sahipti. Yani isteseydi de etkisi olamazdı. Alinin siyasi kişiliği Osmanın öldürülüşünden sonra öne çıkıyor. Toplumu etkileyecek karziması ve kişiliği olmamıştır. Bu yüzden durumun kaosa dönüşmesi sırasında onun fikrini soran bile olmamıştır. Osmanın ölümü sonrası durum değişmiştir. O zamanın sahabileri onun birleştirici rol üstlenebileceklerini düşünmemişlerdir. Sonraki yüz yıllarda Alinin kişiliği özellikle şiiler tarafından abrtılarak mitolojileştirilmiştir.
Halife olduktan sonra da çok aceleci davranmıştır. Mesela bir yıl sonra kendiliğinden çözülecek olan sorunları bir ayda hemen çözmek istemiş ve sabırsız davranışı ile karşı tepkilerin ortaya çıkmasına meydan açmıştı. Ğylesine kaotik bir ortamda devrimci uygulamalarla yalnız sorun üstnü sorun yaratılırdı. Adaletli olmak lazım, ama kafi değil. Adaleti uygulamanın sabrı ve yöntemi de olmalıdır.
O devirde bana göre tek haklı olan Hz. Ayşe. Kendisinde halife olacak tüm yetenekler var. Ama Arap toplumu bir kadının halife olmasını kabul edecek kapasitede değil. 7. yy bir kadın on binlerce ordu düzenleyerek kendisi bu orduya komutalık ediyor. Bunlar kolay iş mi? Ama neden? Amacı ne idi? Amacı perde arkasında halife olmak. Yani göz önünde bir kadın halife olamıyorsa, o zaman arkadan yönetecek birinin halife olmasını istemiş olmasaydı. Yoksa durup durduğu yerde kendsini bu kaotik sosyal ortamın içine niye atmalıydı ve bilgisine, Peygamber döneminde tanık olduğu yöneticilik şekillerine göre bu işi de en iyi O, yapabilirdi.

Sorun Müaviye ve Aliyi birbirleriyle karşılaştırmaktır. Şöyle bir soru sorabilir miyiz? Ne Ali ne de Müaviye, üçüncü bir yol olamaz mı idi? Ve günümüzde de hangisinin haklı olduğunu düşünmek yerine, üçüncü bir yol üzerine düşünülemez mi? Yoksa müslümanların aklı bu tarihe kapanık mı kalmalı? Çünkü Müaviye iyi bir devlet adamı, ama adaleti berkarar edecek nitelikte değil. Ali ise söylentilere göre adaleti uygulamak isteyen, ama devlet adamı olma niteleğinden tamamen yoksun bir karakterdir. Çünkü kısa sürede nufus patlamasına uğramış müslüman toplumunda adalet nasıl sağlanabilirdi? Hangi üretim araçlarıyla? Ekonomik imkanla toplum niceliği arasında denge var mı idi? Adaletin uygulanmasında kılıca gerek yok, akıl ve basirete gerek var.
Büyük bir düşünçe ve bilim adamı olan Behmenyar yine de Doğunun büyük bilgesi olan İbn-i Sinanın öğrencisi olmuş. Ustat ve öğrenci arasında şöyle bir rivayet okumuştum. "Behmenyar hocası İbn-i Sinanın ilim ve irfanına hayret edermiş. Bir gün Behmenyar ustadına "ya şeyh, her kes senin ilim ve irfanına hayran. İnsanlara da çok iyilik ediyorsun. Acaba, neden kendini Peygamber olarak duyur muyorsun? Böyle olursa, bilgilerini de halka kolayca iletebilirsin" demiş. İbn-i Sina öğrencisinin bu sorusunu yanıtlamamış. Susmuş. Sonra fasıllar değişmiş ve Hemedanın sert kış günleri başlamış. Çok soğuk gecelerin birinde sabaha kadar ustat- öğrenci bilimsel çalışmalarını sürdürmüşler. Camiden sabah ezanı duyulmaya başlamış. Bu zaman İbn-i Sina öğrencisi Behmenyara "Behmenyar, Farabinin "büyük musiki kitabı" iki sokak o tarafta bulanan kütüphanede kalmış. Unutmuşum kitabı yanımda getirmeyi. Acaba varıp da kitabı getirebilir misin?" diye sormuş. Behmenyar "hocam, şimdi tükürürken tükürük havada donuyor. Ayrıca, yorulmuşuz ve namaz sonrası uyuyacağız. Şimdi getirlmesine ne gerek var? Uyuyalım, hava ısınsın da gün ortalarında getiririm" demiş. İbn-i Sina israrla "hayır, okitabı şimdi getirmeni istiyorum" demiş. İbn-i Sina ne kadar israr etse de, Behmenyar bahane uydurarak gitmek istememiş. Bu sırada İbn-i Sina ona "peki Behmenyar, bir zaman sen bana neden kendimi Peygamber olarak duyurmuyorum diye bir soru sormuştun, hatırlıyor musun?" dediğinde Behmenyar da "evet, hatırlıyorum ve sen de susmuş, yanıtlamamıştın" demiş. İbn-i Sina "O soruya şimdi cevap vermek istiyorum. Şu an ezan sesini duyuyor musun?" diye sormuş ve o da "evet duyuyorum" demiş. İbni-Sina "bak Behmenyar, sen benim öğrencimsin, senin üzerinde öğretmenlik hakkim var. Sana git kitabı getir diye israr ediyorum ve sen hava soğuktur diye bahane uyduruyorsun, gitmiyorsun. Yani kendi ustadının sözlerine bile uymuyorsun. Ama 500 yıl önce Muhammet sabah namazı kılın ve ezan olsun diye bir söz demiş, o sözü soğuğa aldırış etmeden müslümanlar dinlemiş, hala da tükürüğün havada donduğu bu soğukta müezzin çıkıp minarede ezan söylüyor. Neden şunu söylüyorum Behmenyar biliyor musun? Çünkü doğru sözü söylemek de tek başına önemli değil, bir de bu sözü kimin söylediği ve bu sözün hangi iç mekandan geliyor olması da çok önemli. Muhammetin batınından gelen söz 500 yıl sonra da dinleniyor. Ama benim sözümü kendi öğrencim bile dinlemiyor. Şimdi neden kendimi peygamber olarak duyurmuyor olmamın nedenini anladın mı Behmenyar?" der. Behmenyar da "evet, anladım ustadım" der. Neden şu uzun öyküyü anlattım? Ali konusu da bana göre aynen buradaki konuya benzemektedir? Ali batınından çıkan sözlere o devrin insnaları aldırış etmemişler. Nasıl olur da Hz. Muhammet söylemi ruhları fethederken Ali söylemi toplum tarafından kabul görmemiştir. Çünkü adaletli söylemde bulunmak lazım, ama yeterli değil. Bir de bu sözün hangi iç mekandan çıkması önemli. Çünkü her adaletli söylem kabul görmez. Buna güncel hayatımızda da tanık oluyoruz. Aynı sözü kaç kişiden dinlesek de birininkini önemsiyoruz. Ali söylemleri toplum tarafından asla önemsenmemiştir. Hatta kendi kardeşi Akil bile onu terk ederek Aliye karşı Muaviyeye katılmıştı. Bunu sadece Muaviyeden maddi imkan kazanmak için yapmıştır gibi sığ savla savunmak doğru değil ve bir şii söylemi. Daha derin sebepler var. İnsan kendi ailesiyle bağlarını böyle kolayca koparamaz. Burada başka bir gerçeklik var. Ali karakteri ve agresifliği o devir müslümanlarının çoğu tarafından kabul edilmemiştir. Nitekim kendi ordusu bile parçalandı ve havariç başka yöne yöneldi. Alinin kadınlar hakkında aşağılayıcı sözler söylediği sırada, havariş kadınların da imam ve halife olabileceği görüşünü savundu. İran-Safevi şiiliğinin Ali hakkında uydurmaları Fars-milli kimliğinin İslam içinde farsize edilmiş bir kişilik uydurma çabasından başka bir şey değildir. Şiiliğin uydurduğu Ali mitoljidir, tarihte öyle bir kişilik asla olmamıştır. Ali'de devletin birinci adamı olacak karakter asla olmamıştır. Akıllı olmak devletin ve yönetimin birincisi olmak anlamında değildir, bunun için başka devlet adamlığı nitelikleri de gerekir. Aynıyla Hasan ve Hüseyin de. Ne Hasan, ne de Hüseyin söylemi toplum içinde etkili olmamıştır. Şöyle ki, Hüseyin yalnız bırakıldı. Ali, Hasan ve Hüseyinde toplumsal heyecan ve seferbelik oluşturacak liderlik özelliği olmamıştır.

Hiç yorum yok: