Nehc-ul
belağa-nın Ali-ye ait olduğunu kabul edersek (ki bence öyle değildir ve
yaklaşık 400 yıl boyunca bir kaç sayfadan oluşan Ali mektupları nasıl olmuş da
bu kadar uzun süre ezber olarak hafızalarda kalmış. Hİçbir kaynak göstermeden,
ortaya çıkış biçimi belirtilmeden bu kitabın Ali-ye ait olduğu kesin olarak kabul
edilirse, o zaman bir kaç sayfadan oluşmayan ve sadece cümlelerden oluşan
Buhari hadislerine neden kuşkuyla yanaşılsın ki? Ayrıca, yalan-doğru Buhari
bunlara kaynak da göstermiş, Ama Nehc-ul balağada hiçbir kaynak yok) burada Ali
açıkça Ebubekir ve Ömeri gasip olarak niteliyor. Gasp edenle de savaşmak
farzdır. O zaman bu durumu nasıl açıklığa kavuşturacağız? Bir yandan
kendisinden öncekileri gasip adlandırıyor, bir taraftan da gasıpçılığa karşı
susuyor!
Alinin
Osmanın öldürülmesi olayında pozisyonu abartılmıştır. Ali o devirdeki Arap
toplumunda fazla etkisi olmayan kişiliğe sahipti. Yani isteseydi de etkisi
olamazdı. Alinin siyasi kişiliği Osmanın öldürülüşünden sonra öne çıkıyor.
Toplumu etkileyecek karziması ve kişiliği olmamıştır. Bu yüzden durumun kaosa dönüşmesi
sırasında onun fikrini soran bile olmamıştır. Osmanın ölümü sonrası durum
değişmiştir. O zamanın sahabileri onun birleştirici rol üstlenebileceklerini
düşünmemişlerdir. Sonraki yüz yıllarda Alinin kişiliği özellikle şiiler tarafından
abrtılarak mitolojileştirilmiştir.
Halife
olduktan sonra da çok aceleci davranmıştır. Mesela bir yıl sonra kendiliğinden
çözülecek olan sorunları bir ayda hemen çözmek istemiş ve sabırsız davranışı
ile karşı tepkilerin ortaya çıkmasına meydan açmıştı. Ğylesine kaotik bir
ortamda devrimci uygulamalarla yalnız sorun üstnü sorun yaratılırdı. Adaletli
olmak lazım, ama kafi değil. Adaleti uygulamanın sabrı ve yöntemi de olmalıdır.
O
devirde bana göre tek haklı olan Hz. Ayşe. Kendisinde halife olacak tüm
yetenekler var. Ama Arap toplumu bir kadının halife olmasını kabul edecek
kapasitede değil. 7. yy bir kadın on binlerce ordu düzenleyerek kendisi bu
orduya komutalık ediyor. Bunlar kolay iş mi? Ama neden? Amacı ne idi? Amacı
perde arkasında halife olmak. Yani göz önünde bir kadın halife olamıyorsa, o
zaman arkadan yönetecek birinin halife olmasını istemiş olmasaydı. Yoksa durup
durduğu yerde kendsini bu kaotik sosyal ortamın içine niye atmalıydı ve
bilgisine, Peygamber döneminde tanık olduğu yöneticilik şekillerine göre bu işi
de en iyi O, yapabilirdi.
Sorun
Müaviye ve Aliyi birbirleriyle karşılaştırmaktır. Şöyle bir soru sorabilir
miyiz? Ne Ali ne de Müaviye, üçüncü bir yol olamaz mı idi? Ve günümüzde de
hangisinin haklı olduğunu düşünmek yerine, üçüncü bir yol üzerine düşünülemez
mi? Yoksa müslümanların aklı bu tarihe kapanık mı kalmalı? Çünkü Müaviye iyi bir devlet
adamı, ama adaleti berkarar edecek nitelikte değil. Ali ise söylentilere göre
adaleti uygulamak isteyen, ama devlet adamı olma niteleğinden tamamen yoksun
bir karakterdir. Çünkü kısa sürede nufus patlamasına uğramış müslüman
toplumunda adalet nasıl sağlanabilirdi? Hangi üretim araçlarıyla? Ekonomik
imkanla toplum niceliği arasında denge var mı idi? Adaletin uygulanmasında
kılıca gerek yok, akıl ve basirete gerek var.
Büyük bir düşünçe ve bilim adamı olan Behmenyar
yine de Doğunun büyük bilgesi olan İbn-i Sinanın öğrencisi olmuş. Ustat ve
öğrenci arasında şöyle bir rivayet okumuştum. "Behmenyar hocası İbn-i
Sinanın ilim ve irfanına hayret edermiş. Bir gün Behmenyar ustadına "ya
şeyh, her kes senin ilim ve irfanına hayran. İnsanlara da çok iyilik ediyorsun.
Acaba, neden kendini Peygamber olarak duyur muyorsun? Böyle olursa, bilgilerini
de halka kolayca iletebilirsin" demiş. İbn-i Sina öğrencisinin bu sorusunu
yanıtlamamış. Susmuş. Sonra fasıllar değişmiş ve Hemedanın sert kış günleri
başlamış. Çok soğuk gecelerin birinde sabaha kadar ustat- öğrenci bilimsel
çalışmalarını sürdürmüşler. Camiden sabah ezanı duyulmaya başlamış. Bu zaman
İbn-i Sina öğrencisi Behmenyara "Behmenyar, Farabinin "büyük musiki
kitabı" iki sokak o tarafta bulanan kütüphanede kalmış. Unutmuşum kitabı
yanımda getirmeyi. Acaba varıp da kitabı getirebilir misin?" diye sormuş.
Behmenyar "hocam, şimdi tükürürken tükürük havada donuyor. Ayrıca,
yorulmuşuz ve namaz sonrası uyuyacağız. Şimdi getirlmesine ne gerek var?
Uyuyalım, hava ısınsın da gün ortalarında getiririm" demiş. İbn-i Sina
israrla "hayır, okitabı şimdi getirmeni istiyorum" demiş. İbn-i Sina
ne kadar israr etse de, Behmenyar bahane uydurarak gitmek istememiş. Bu sırada
İbn-i Sina ona "peki Behmenyar, bir zaman sen bana neden kendimi Peygamber
olarak duyurmuyorum diye bir soru sormuştun, hatırlıyor musun?" dediğinde
Behmenyar da "evet, hatırlıyorum ve sen de susmuş, yanıtlamamıştın"
demiş. İbn-i Sina "O soruya şimdi cevap vermek istiyorum. Şu an ezan
sesini duyuyor musun?" diye sormuş ve o da "evet duyuyorum"
demiş. İbni-Sina "bak Behmenyar, sen benim öğrencimsin, senin üzerinde
öğretmenlik hakkim var. Sana git kitabı getir diye israr ediyorum ve sen hava
soğuktur diye bahane uyduruyorsun, gitmiyorsun. Yani kendi ustadının sözlerine
bile uymuyorsun. Ama 500 yıl önce Muhammet sabah namazı kılın ve ezan olsun
diye bir söz demiş, o sözü soğuğa aldırış etmeden müslümanlar dinlemiş, hala da
tükürüğün havada donduğu bu soğukta müezzin çıkıp minarede ezan söylüyor. Neden
şunu söylüyorum Behmenyar biliyor musun? Çünkü doğru sözü söylemek de tek
başına önemli değil, bir de bu sözü kimin söylediği ve bu sözün hangi iç
mekandan geliyor olması da çok önemli. Muhammetin batınından gelen söz 500 yıl
sonra da dinleniyor. Ama benim sözümü kendi öğrencim bile dinlemiyor. Şimdi
neden kendimi peygamber olarak duyurmuyor olmamın nedenini anladın mı
Behmenyar?" der. Behmenyar da "evet, anladım ustadım" der. Neden
şu uzun öyküyü anlattım? Ali konusu da bana göre aynen buradaki konuya
benzemektedir? Ali batınından çıkan sözlere o devrin insnaları aldırış
etmemişler. Nasıl olur da Hz. Muhammet söylemi ruhları fethederken Ali söylemi
toplum tarafından kabul görmemiştir. Çünkü adaletli söylemde bulunmak lazım,
ama yeterli değil. Bir de bu sözün hangi iç mekandan çıkması önemli. Çünkü her
adaletli söylem kabul görmez. Buna güncel hayatımızda da tanık oluyoruz. Aynı
sözü kaç kişiden dinlesek de birininkini önemsiyoruz. Ali söylemleri toplum
tarafından asla önemsenmemiştir. Hatta kendi kardeşi Akil bile onu terk ederek
Aliye karşı Muaviyeye katılmıştı. Bunu sadece Muaviyeden maddi imkan kazanmak
için yapmıştır gibi sığ savla savunmak doğru değil ve bir şii söylemi. Daha
derin sebepler var. İnsan kendi ailesiyle bağlarını böyle kolayca koparamaz.
Burada başka bir gerçeklik var. Ali karakteri ve agresifliği o devir
müslümanlarının çoğu tarafından kabul edilmemiştir. Nitekim kendi ordusu bile
parçalandı ve havariç başka yöne yöneldi. Alinin kadınlar hakkında aşağılayıcı
sözler söylediği sırada, havariş kadınların da imam ve halife olabileceği
görüşünü savundu. İran-Safevi şiiliğinin Ali hakkında uydurmaları Fars-milli
kimliğinin İslam içinde farsize edilmiş bir kişilik uydurma çabasından başka
bir şey değildir. Şiiliğin uydurduğu Ali mitoljidir, tarihte öyle bir kişilik
asla olmamıştır. Ali'de devletin birinci adamı olacak karakter asla olmamıştır.
Akıllı olmak devletin ve yönetimin birincisi olmak anlamında değildir, bunun
için başka devlet adamlığı nitelikleri de gerekir. Aynıyla Hasan ve Hüseyin de.
Ne Hasan, ne de Hüseyin söylemi toplum içinde etkili olmamıştır. Şöyle ki,
Hüseyin yalnız bırakıldı. Ali, Hasan ve Hüseyinde toplumsal heyecan ve
seferbelik oluşturacak liderlik özelliği olmamıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder