28 Aralık 2019 Cumartesi

Donkişot olmak


herkesin yaşamında Donkişot olduğu devirler olabiliyor. Benim yaşamımın o evresi aşırı Türkçü olarak geçti. Ana dilimde inşa yazdığım için 15-16 yaşlarımda öğretmenlerin tepikleri altında inlerken, küçük çocuk parmaklarım kırılırken Türkiyeye derin bir sevgi ekilmişti içimde. Türkçenin özgür olduğu ülke olarak. Bu yüzden gençliğimin ilk yıllarından Türkiyeyi iyice öğrenmeye karar vermiştim. Tenzimattan o taraf hiçbir şey yok, çöldür. Kaybedilmiş bir tarih. Arapçam ve Farsçam olduğundan da olnaları okuyabiliyoirdum. Ama etik, bilimsel, edebi derinliği olan hiçbir şey bulamadım. Tenzimat sonrasını derinden, çok derinden okudum. N. Kısakürek de çok iyice okuduklarım arasındadır. M. A. Ersoy da, ... Başkaları da. Sizin de elde edebildiğim makale ve kitaplarınızı okudum. Bunları neden yazıyorum biliyor musunuz? Keşfettiğim bir şey oldu bu okumalarımda. İslamcı kesim her yerde aynı formatta düşünmektedir. İranda, Mısırda, .... ve Türkiyede de. Sizin burada sınıflandırdığınız gibi N. KKısakürek de kendi ideolojisini yapılandırmak için sınıflandırmada bulunmaktadır. Örneğin şöyle der: "laikliğin kurucuları ülkeyi maddi planda kurtarıp manevi planda karanlığa gömdüler". Bu tümce zahiren etkili olarak gözüküyor. Ama kendi içinde derin cehalet ve bilgisizlik barındırmaktadır. Bu biçim bu zihniyeti sorgulayabiliriz. Maddi ve manevi planın sınırları neresidir? Maddi plan nerede bitiyor ve manevi plan nereden başlar? izmirin işgalden kurtuluşu, Yunan kırmaçları altından azat olmak maddi mi, manevi mi? hangisidir? (Yoksa keşke Yunan kazansaydı zihniyeti mi manevi?) Ayrıca, şöyle anlaşılyor ki, laiklik öncesi Osmanlıda büyük manevi birikimler olmuş ve laik cumhuriyet onları berbat etmiş, bu tarihsel birikintileri yok etmiştir. Olmuş mu böyle birikinti. Ben neden karşılaşmadım? Kısakürek Osmanlı üzerine bilimsel bilgiye sahip değildi. Bu konuda derin cehalet içindeydi. Aynı hatayı Cemil Meriç de yapıyor. Meriçin tüm yapıtları batı uygarlığının irdelenmesine adanmıştır. Yani batı düşünürleri üzerine yazdığı kitapları bir yana bırakırsak, ortada Meriç diye bir kimlik kalmaz. Bunun da nedeni Hatayda Fransızcayı öğrenmesiydi tabi. Tüm yaıtları batı uygarlığının irdelenişine adanan Meriç, Gökalp hakkında N. Fazıl Kısakürekten de daha sert sözler söyler. Şöyle der: "Gökalp yabancıların sufralarının atıklarını kendisine yem etmiştir." Görüyor musunuz? Cümle yine de etkileyici, ama içi boş ve iftira ile yalan. Birinci şu ki, her canlı aç kalırsa, bulacağı yiyeceği yer. İnsanın kendi sufrası boş olursa başkalarının atıklarını yemesinde sakınca yok ve başka seçenek yok. İkinci de şu ki, Meriç kendisi tümüyle başkalarının sufrasında olanları betimlemiştir. Meriçin kendi sufrası bomboş. Yani böyle sınıflandırmalar toplumda okumayan kesimi etkilese de, bilimsel ve gerçeksel dayanağı olmuyor. Bunları anlatışımın nedneleri var. Sizin burada sınıflandırdığınız akıl dereceleri de bilimsel dayanaktan yoksundur diye düşünüyorum. batı sosyolojisinde ve felsefi düşünce tarihinde akıl iki evreli olarak tanımlanmaktadır: 1. Rasyonalizm- tekniksel akıldır ve yalnız güncel yaşamın gereksinimlerini gidmerk için teknik üreterek yaşam koşullarını kolaylaştırır. 17. yy rasyonalizm çağı olarak bilinmektedir. 19. yy pozitivizmin zirvesi gibi rasyonalizmin doruk noktası. 2. İntelektüelizm- Aklın kendi ışığına bürünmesidir. kuramsal bilgiler üreterek aklın devingenliğini etkinleştirir. İnsan hakları, demokrasi, laiklik, kadın hakları, humanizm, ... gibi getiriler aydınlanma çağının ürünleri. Nobel ödülü almış Pakistanlı fizik Prof. Abdusselam şöyle der: "Rasyonalizm, yani tekniksel akıl Çinde 2500 yıl önceden var olmuştur. Avrupada 18. yy ortaya çıkan ve Çinde var olmayan intelektüelizm olmuştur. Avrupayı aydınlatan rasyonalizm değil, intelektüelizm" söyler bilge Abdusselam. Ama bana göre bunların hepsi gereksiz ve gerçek dışı sınıflandırmalar. Çünkü rasyonalizm-intelektüelizm sınırları belirsizdir. Bunu nasıl ayırt etmek olur? Kim ölmek ister? Irak olsun sizin en yakın akrabanız ölümcül hastalığa yakalanırsa, onun tedavisi için rasyonalizmin icat ettiği en yeni tedavi yöntemlerinden yararlanmaz mısnız? En değerli varlık hayat değil mi? hayatı hastalıklar karşısında koruyan rasyonalizmin, tekniksel zekanın keşifleri değil mi? Beşeriyetin tam da buna, yani tekniksel akla gereksinimi var. Çünkü intelektüel etkinlik tüm çağlarda ve toplumlarda azınlığa özgü etkinlik, ama her kes yaşamak, uzun yaşamak, evlatlarını belalardan ve hastalıklardan korumak ister ki, bunu da temin eden rasyonalizmdir. yani rasyonalizm hep kötü değil ve hiç kötü değil. Çevre sorununu da çağımızda rasyonalizm, yani tekniksel akıl çözebiliyor. Örneğin keşiflerini görüyorsunuz. Denizlere bırakılan naylon ve plastik toplayıcı gemiler. Sorun bunların ikisinin de, yani rasyonalizmin de, intelektüelizmin de bizim tarihimizde olmayışıdır. Çevreye zarar veren ülkelere bakın! Ne rasyonalizm var, ne intelektüelizm. Sadece üretken miskin toplumlar. Bu ikisinin de olmayışı yüzünden bizde sorun çıkarıyor. Oysa meselen Finlandiyanın atom enerji odakları yaşamı çok kolaylaştırmış ve güzelleştirmiştir. Yani kendi yazgısını yaşamak yükümlülüğünde olan rasyonalizmi nasıl durdurmak ve ya önlemek olur. Belki onun güzergahına intelektüelizm ışık saçabilir. Akıl evrilmek zorundadır. Bu evrilişin içinde yer almadan kenardan durup onun ilerleme süreci konusunda konuşmalarda bulunmak bir az mollaların camilerdeki vazlarına benzemez mi? Şu an Zekeriyya Razinin düşünceleri üzerine bir kitap yazıyorum. 1100 yıl önce de Razi rasyonalizmin önemi üzerine kitaplar yazarken yapıtları islam şeyhleri tarafından yakıldı. Rasyonalizm bir olgu. Hayatın içinde var olan bir olgu. Bunun evrilişini durdurmak olanaksız. Durdurmaya özenmek, onun gelişim çizgisinin dışında kalmak demektir. Şu anki islam ülkelerinde olduğu gibi. Dolayısıyla rasyonalizm-intelektüelizm ayrışımı da doğru bir sınıflandırma değildir. Bunlar iç-içe ve birbirini tamamlayan.

Hiç yorum yok: