herkesin yaşamında Donkişot olduğu
devirler olabiliyor. Benim yaşamımın o evresi aşırı Türkçü olarak geçti. Ana
dilimde inşa yazdığım için 15-16 yaşlarımda öğretmenlerin tepikleri altında
inlerken, küçük çocuk parmaklarım kırılırken Türkiyeye derin bir sevgi
ekilmişti içimde. Türkçenin özgür olduğu ülke olarak. Bu yüzden gençliğimin ilk
yıllarından Türkiyeyi iyice öğrenmeye karar vermiştim. Tenzimattan o taraf
hiçbir şey yok, çöldür. Kaybedilmiş bir tarih. Arapçam ve Farsçam olduğundan da
olnaları okuyabiliyoirdum. Ama etik, bilimsel, edebi derinliği olan hiçbir şey
bulamadım. Tenzimat sonrasını derinden, çok derinden okudum. N. Kısakürek de
çok iyice okuduklarım arasındadır. M. A. Ersoy da, ... Başkaları da. Sizin de
elde edebildiğim makale ve kitaplarınızı okudum. Bunları neden yazıyorum
biliyor musunuz? Keşfettiğim bir şey oldu bu okumalarımda. İslamcı kesim her
yerde aynı formatta düşünmektedir. İranda, Mısırda, .... ve Türkiyede de. Sizin
burada sınıflandırdığınız gibi N. KKısakürek de kendi ideolojisini
yapılandırmak için sınıflandırmada bulunmaktadır. Örneğin şöyle der:
"laikliğin kurucuları ülkeyi maddi planda kurtarıp manevi planda karanlığa
gömdüler". Bu tümce zahiren etkili olarak gözüküyor. Ama kendi içinde
derin cehalet ve bilgisizlik barındırmaktadır. Bu biçim bu zihniyeti
sorgulayabiliriz. Maddi ve manevi planın sınırları neresidir? Maddi plan nerede
bitiyor ve manevi plan nereden başlar? izmirin işgalden kurtuluşu, Yunan
kırmaçları altından azat olmak maddi mi, manevi mi? hangisidir? (Yoksa keşke
Yunan kazansaydı zihniyeti mi manevi?) Ayrıca, şöyle anlaşılyor ki, laiklik
öncesi Osmanlıda büyük manevi birikimler olmuş ve laik cumhuriyet onları berbat
etmiş, bu tarihsel birikintileri yok etmiştir. Olmuş mu böyle birikinti. Ben
neden karşılaşmadım? Kısakürek Osmanlı üzerine bilimsel bilgiye sahip değildi.
Bu konuda derin cehalet içindeydi. Aynı hatayı Cemil Meriç de yapıyor. Meriçin
tüm yapıtları batı uygarlığının irdelenmesine adanmıştır. Yani batı düşünürleri
üzerine yazdığı kitapları bir yana bırakırsak, ortada Meriç diye bir kimlik
kalmaz. Bunun da nedeni Hatayda Fransızcayı öğrenmesiydi tabi. Tüm yaıtları
batı uygarlığının irdelenişine adanan Meriç, Gökalp hakkında N. Fazıl Kısakürekten
de daha sert sözler söyler. Şöyle der: "Gökalp yabancıların sufralarının
atıklarını kendisine yem etmiştir." Görüyor musunuz? Cümle yine de
etkileyici, ama içi boş ve iftira ile yalan. Birinci şu ki, her canlı aç
kalırsa, bulacağı yiyeceği yer. İnsanın kendi sufrası boş olursa başkalarının
atıklarını yemesinde sakınca yok ve başka seçenek yok. İkinci de şu ki, Meriç
kendisi tümüyle başkalarının sufrasında olanları betimlemiştir. Meriçin kendi
sufrası bomboş. Yani böyle sınıflandırmalar toplumda okumayan kesimi etkilese
de, bilimsel ve gerçeksel dayanağı olmuyor. Bunları anlatışımın nedneleri var.
Sizin burada sınıflandırdığınız akıl dereceleri de bilimsel dayanaktan
yoksundur diye düşünüyorum. batı sosyolojisinde ve felsefi düşünce tarihinde
akıl iki evreli olarak tanımlanmaktadır: 1. Rasyonalizm- tekniksel akıldır ve
yalnız güncel yaşamın gereksinimlerini gidmerk için teknik üreterek yaşam
koşullarını kolaylaştırır. 17. yy rasyonalizm çağı olarak bilinmektedir. 19. yy
pozitivizmin zirvesi gibi rasyonalizmin doruk noktası. 2. İntelektüelizm- Aklın
kendi ışığına bürünmesidir. kuramsal bilgiler üreterek aklın devingenliğini
etkinleştirir. İnsan hakları, demokrasi, laiklik, kadın hakları, humanizm, ...
gibi getiriler aydınlanma çağının ürünleri. Nobel ödülü almış Pakistanlı fizik
Prof. Abdusselam şöyle der: "Rasyonalizm, yani tekniksel akıl Çinde 2500
yıl önceden var olmuştur. Avrupada 18. yy ortaya çıkan ve Çinde var olmayan
intelektüelizm olmuştur. Avrupayı aydınlatan rasyonalizm değil, intelektüelizm"
söyler bilge Abdusselam. Ama bana göre bunların hepsi gereksiz ve gerçek dışı
sınıflandırmalar. Çünkü rasyonalizm-intelektüelizm sınırları belirsizdir. Bunu
nasıl ayırt etmek olur? Kim ölmek ister? Irak olsun sizin en yakın akrabanız
ölümcül hastalığa yakalanırsa, onun tedavisi için rasyonalizmin icat ettiği en
yeni tedavi yöntemlerinden yararlanmaz mısnız? En değerli varlık hayat değil
mi? hayatı hastalıklar karşısında koruyan rasyonalizmin, tekniksel zekanın
keşifleri değil mi? Beşeriyetin tam da buna, yani tekniksel akla gereksinimi
var. Çünkü intelektüel etkinlik tüm çağlarda ve toplumlarda azınlığa özgü
etkinlik, ama her kes yaşamak, uzun yaşamak, evlatlarını belalardan ve
hastalıklardan korumak ister ki, bunu da temin eden rasyonalizmdir. yani
rasyonalizm hep kötü değil ve hiç kötü değil. Çevre sorununu da çağımızda
rasyonalizm, yani tekniksel akıl çözebiliyor. Örneğin keşiflerini görüyorsunuz.
Denizlere bırakılan naylon ve plastik toplayıcı gemiler. Sorun bunların
ikisinin de, yani rasyonalizmin de, intelektüelizmin de bizim tarihimizde
olmayışıdır. Çevreye zarar veren ülkelere bakın! Ne rasyonalizm var, ne
intelektüelizm. Sadece üretken miskin toplumlar. Bu ikisinin de olmayışı
yüzünden bizde sorun çıkarıyor. Oysa meselen Finlandiyanın atom enerji odakları
yaşamı çok kolaylaştırmış ve güzelleştirmiştir. Yani kendi yazgısını yaşamak
yükümlülüğünde olan rasyonalizmi nasıl durdurmak ve ya önlemek olur. Belki onun
güzergahına intelektüelizm ışık saçabilir. Akıl evrilmek zorundadır. Bu
evrilişin içinde yer almadan kenardan durup onun ilerleme süreci konusunda
konuşmalarda bulunmak bir az mollaların camilerdeki vazlarına benzemez mi? Şu
an Zekeriyya Razinin düşünceleri üzerine bir kitap yazıyorum. 1100 yıl önce de
Razi rasyonalizmin önemi üzerine kitaplar yazarken yapıtları islam şeyhleri
tarafından yakıldı. Rasyonalizm bir olgu. Hayatın içinde var olan bir olgu.
Bunun evrilişini durdurmak olanaksız. Durdurmaya özenmek, onun gelişim
çizgisinin dışında kalmak demektir. Şu anki islam ülkelerinde olduğu gibi.
Dolayısıyla rasyonalizm-intelektüelizm ayrışımı da doğru bir sınıflandırma
değildir. Bunlar iç-içe ve birbirini tamamlayan.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder