Hz.
Muhammetin çocukluk döneminde Mekke çarşısında, köle pazarlarında şiir
yarışları olurmuş. Hatta kölele satıcıları kölelerinin özelliklerini şiirle
beyan ediyorlarmış. Peygamberin çocukluğu bu ortamda geçmiş ve Arapçanın tüm
özellikleri çocukken Onun bilinçaltında yerleşmiştir. İster Ondan kalan 17
hadis, ya da Kuran Muhammet bilinçaltında merkezleşmiş Arapçanın feveran ederek
fışkırmasıdır. Yani dili çox derinden bilmesi ve bilmenin ötesinde bir de dilin
onun tüm vucudunun bir parçası olması beyan yöntemini de etkilemiş. Bazen
çocukluğmuzda bilincaltımıza aldığımız özellikler yaşın belli evresinde
uyanarak sanatsal beyan ve yoruma yardımcı olur. Dilin derinliğine inmeden
hiçbir sanat eseri oluşamaz. Dilin estetik, etik, folklor ve özellikle erotik
derinliğini bilinçte, düşüncede ve hayalde bütünleştirmek büyük eserlerin
yaranmasına meydan açar. Kuranda geçen "dik memeli kızlar" ifadesini
biz anlamamış olabiliriz. lakin Arapçada bu terkibin ifade ettiği erotizm o
devir Arapları için çok etkili olmuş. Çünkü Kurandan önce bu sözler Arapçanın
içinde gizemli erotik hatıralara sahip olmuş. ya da cennet tasviri ve kara
gözlü kadınlar, .... Bunlar aynı zamanda Peygamberin çocukluk ve genclik
anılarıyla ilintili erotik anılardır. Örneğin Hafız Şirazinin de divanı o
şekildedir. Hayatın bütün katmanlarına dair bilgi ve sezim etmenleri dilin
içinde saklıdır. Bu bütünlükle özdeşleşen Peygamberin karakteri ve ruh yapısı
sanatsal duyumu ve sezileri Kuranın oluşmasına olanak sağlamış olabilir. Tatlı
ve şirin söze insanın ihtiyacı var. Tatlı bir söz sadece bilimsel aksiomalardan
oluşamaz. Hayatın tüm duygusal gereksinimlerini de içermeli. Kuran vahiy değil,
ama vahiy eksenli bir vizyon ve konuşma olabilir. Çünkü vahiynin ne olduğunu ne
Peygamber, ne de o devirde bir başkası biliyordu. Hala da Arapçada bir sözcük
olarak bulunan vahiy kavramının insan doğasındaki dönüşümü nedir sorusu
yanıtlanmamış. Nitekim en güçlü bir şair bile ilhamın ne olduğunu anlatamaz,
anlatamamış. Ama onun içinde ilham denilen o hal devindiğinde bir şeyler
söylemek zorunda kalmış. Her insanın içinde bu hal vardır. Hatta vahiy hali de
vardır. Onun dizgilenmesi hakkında bilgilerimiz yok. Eski çağlarda yazı
keşfedilmeden öncede coşkulu insanlar, şamanlar dans ederek, baygın vaziyette
bir şeyler söylemişler. Bunların hepsi perakende vahiy ve ilham belirtileri.
Milletlerin sözel edebiyatında derin anlam taşıyan etkili anonim şiir parçaları
da vahiynin ve ilhamın ürünü. Yoksa bu kadar etkili olamazlardı. Vahiy ve ya
ilham metin oluşturmuyorlar anlaşılan, yani adam eline kalem kağıt alarak vahiy
ve ilham eksenli etkili bir şey söyleyemez. İnsan doğasında katmanlar var.
Varlığın gizemli biçimde bize yaklaşarak içimizdeki katmanlardan birini açar,
bizim için onun, o katmanın içimizde var olduğunu ifşa eder. Bu an bir yerde
duramayız. Dans etmek isteriz, şarkı söyleriz. Bağırmak, sevişmek, sevmek,
bilinmek isteriz. Bunlar vahiy ve ilham denilen hallerin belirtileri olsa
gerek. Yoksa içimizde vahiy ve ilham belirtileri olmasaydı, nasıl anlardık
örneğin Kuranın hangi batinden çıktığını. Arifler şöyle der: "Söz,
söyleyenin neresinden çıkarsa, dinleyenin de orasına gider." Yani içsel
mekanın peyda bulunması. Bazen çok anlamlı ve coşkulu halimizle söylediğimiz
basit bir sözü, bir beyti karşı tarafa anlatamayız, anlayamaz. Çünkü bizim iç
mekanımızdan çıkan söz karşı tarafta aynı mekana girmek ister. Aynı mekan karşı
tarafta yoksa, söz havada kalır. Adam bizim için aptal gibi görünebilir. Bu
yüzden sözün çıktığı yer önemli. İç derinliğin neresinden? Şimdi Kuran meselesi
üzerine bu kadar yanlış tefsirlerin yapılmasının da sebebi budur. Yani Kuranı
tefsirlerle açıklamaya çalışarak kitleyi aydınlatmaya çalışmışlar haksız
olarak. Ama Kuran, ya da her hangi bu biçim bir konuşmanın çıktığı derin batin
kitlede yok ki. Nasıl anlasın? Halka iktisadiyat, iş, hukuk lazımdır, dinsel
metinleri anlamak hiçbir zaman lazım olmamıştır. Bu yüzden İslam da diğer
dinler gibi kendi kitlesel menasiğini üretmiş. Sürüler şeklinde toplum
camilerde vaizi dinlesin. Eğilip düzelsin ve psikolojik olarak kendisini
müslüman hiss etsin. Buna ne gerek? Vaizi dinlemeye ne ihtiyaç? Kendin
okuyabilmez misin? Lakin kendisinin okumasına gereksinim duymaz. Çünkü kitlenin
sosyalleşme ilkeleri vardır. Kitle yığını için Kuranın doğruluğunun ve
derinliğinin önemi yok. O, kitle olarak yaşama ilkelerini kaybederek bireye
dönüşebilir. Birey olmak herkesin mükellefiyeti değildir, ölçü var, ölçü. O,
dini töreler içinde şahsiyet kazanmış ve onu korumak için müftilerin fetvaları
üzerine adam da öldürebilirler ve hep öyle olmuştur. İslam sonrası tarihe
baktığımızda bu sürü kitlenin dışına çıkanlar hep öldürülmüşler. Yani Hallacın
enelhak demesinin insanlığa, ekonomiye, topluma ne zararı vardır? İsterse
ömrünün sonuna kadar söylesin işte. Ama zararı olan şu ki, kemikleşmiş toplumsal
ilkelere dönüşen "gerçek" din anlayışını sorguluyor ve toplumun
içinde şühpe tohumu ekiyor. Mesela dincilerin ilginç bir psikolojisi var. Onlar
da insan. Onların da içinde bir mutluluk patlaması olabilir ve oluyor. Onlar da
yalnızlıklarında dans eder ve şarkı söylerler. Ama bunu paylaşamazlar. Mutlu
olmaktan, ud, saz, bağlama, piyano çalmaktan, opera dinlemekten sakınırlar.
Yaşam biçimleri, riyakar din anlayışları bunu paylaşmalarını önler. Ve de
riyakarlıkları üzerine toplumsal ilkeler ve yaşam biçimleri oluştururlar,
herkesin onların gerçek ve ahlaki din anlayışlarına uymasını bekler, bu yolda
adam öldürmek için cihat da ederler. Bizim tarihimizdeki cihat da hep böyle
olmuş. Böylece dincilik bir ideoloji olarak insan doğasındaki kötülüğün
örgütlenmiş biçimi gibi tezahür eder. Modernite öncesi bütün hakların din
eksenli töreleri hepsi insanı dehumanize eden iftira ve yalanlar. İnsanın
özgürlüğünü, dans etme hakkını, şarkı söylemesini, mutluluğunu paylaşma hakkını
elinden alan yasaklar. Oysa vahiy ve ilham insanın içinde patlak veren mutlak
ve özgürlük halinin belirtisidir. İnsan özgür olmalı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder