28 Ocak 2018 Pazar

Dil-vahiy-İlham-özgürlük-insan

Hz. Muhammetin çocukluk döneminde Mekke çarşısında, köle pazarlarında şiir yarışları olurmuş. Hatta kölele satıcıları kölelerinin özelliklerini şiirle beyan ediyorlarmış. Peygamberin çocukluğu bu ortamda geçmiş ve Arapçanın tüm özellikleri çocukken Onun bilinçaltında yerleşmiştir. İster Ondan kalan 17 hadis, ya da Kuran Muhammet bilinçaltında merkezleşmiş Arapçanın feveran ederek fışkırmasıdır. Yani dili çox derinden bilmesi ve bilmenin ötesinde bir de dilin onun tüm vucudunun bir parçası olması beyan yöntemini de etkilemiş. Bazen çocukluğmuzda bilincaltımıza aldığımız özellikler yaşın belli evresinde uyanarak sanatsal beyan ve yoruma yardımcı olur. Dilin derinliğine inmeden hiçbir sanat eseri oluşamaz. Dilin estetik, etik, folklor ve özellikle erotik derinliğini bilinçte, düşüncede ve hayalde bütünleştirmek büyük eserlerin yaranmasına meydan açar. Kuranda geçen "dik memeli kızlar" ifadesini biz anlamamış olabiliriz. lakin Arapçada bu terkibin ifade ettiği erotizm o devir Arapları için çok etkili olmuş. Çünkü Kurandan önce bu sözler Arapçanın içinde gizemli erotik hatıralara sahip olmuş. ya da cennet tasviri ve kara gözlü kadınlar, .... Bunlar aynı zamanda Peygamberin çocukluk ve genclik anılarıyla ilintili erotik anılardır. Örneğin Hafız Şirazinin de divanı o şekildedir. Hayatın bütün katmanlarına dair bilgi ve sezim etmenleri dilin içinde saklıdır. Bu bütünlükle özdeşleşen Peygamberin karakteri ve ruh yapısı sanatsal duyumu ve sezileri Kuranın oluşmasına olanak sağlamış olabilir. Tatlı ve şirin söze insanın ihtiyacı var. Tatlı bir söz sadece bilimsel aksiomalardan oluşamaz. Hayatın tüm duygusal gereksinimlerini de içermeli. Kuran vahiy değil, ama vahiy eksenli bir vizyon ve konuşma olabilir. Çünkü vahiynin ne olduğunu ne Peygamber, ne de o devirde bir başkası biliyordu. Hala da Arapçada bir sözcük olarak bulunan vahiy kavramının insan doğasındaki dönüşümü nedir sorusu yanıtlanmamış. Nitekim en güçlü bir şair bile ilhamın ne olduğunu anlatamaz, anlatamamış. Ama onun içinde ilham denilen o hal devindiğinde bir şeyler söylemek zorunda kalmış. Her insanın içinde bu hal vardır. Hatta vahiy hali de vardır. Onun dizgilenmesi hakkında bilgilerimiz yok. Eski çağlarda yazı keşfedilmeden öncede coşkulu insanlar, şamanlar dans ederek, baygın vaziyette bir şeyler söylemişler. Bunların hepsi perakende vahiy ve ilham belirtileri. Milletlerin sözel edebiyatında derin anlam taşıyan etkili anonim şiir parçaları da vahiynin ve ilhamın ürünü. Yoksa bu kadar etkili olamazlardı. Vahiy ve ya ilham metin oluşturmuyorlar anlaşılan, yani adam eline kalem kağıt alarak vahiy ve ilham eksenli etkili bir şey söyleyemez. İnsan doğasında katmanlar var. Varlığın gizemli biçimde bize yaklaşarak içimizdeki katmanlardan birini açar, bizim için onun, o katmanın içimizde var olduğunu ifşa eder. Bu an bir yerde duramayız. Dans etmek isteriz, şarkı söyleriz. Bağırmak, sevişmek, sevmek, bilinmek isteriz. Bunlar vahiy ve ilham denilen hallerin belirtileri olsa gerek. Yoksa içimizde vahiy ve ilham belirtileri olmasaydı, nasıl anlardık örneğin Kuranın hangi batinden çıktığını. Arifler şöyle der: "Söz, söyleyenin neresinden çıkarsa, dinleyenin de orasına gider." Yani içsel mekanın peyda bulunması. Bazen çok anlamlı ve coşkulu halimizle söylediğimiz basit bir sözü, bir beyti karşı tarafa anlatamayız, anlayamaz. Çünkü bizim iç mekanımızdan çıkan söz karşı tarafta aynı mekana girmek ister. Aynı mekan karşı tarafta yoksa, söz havada kalır. Adam bizim için aptal gibi görünebilir. Bu yüzden sözün çıktığı yer önemli. İç derinliğin neresinden? Şimdi Kuran meselesi üzerine bu kadar yanlış tefsirlerin yapılmasının da sebebi budur. Yani Kuranı tefsirlerle açıklamaya çalışarak kitleyi aydınlatmaya çalışmışlar haksız olarak. Ama Kuran, ya da her hangi bu biçim bir konuşmanın çıktığı derin batin kitlede yok ki. Nasıl anlasın? Halka iktisadiyat, iş, hukuk lazımdır, dinsel metinleri anlamak hiçbir zaman lazım olmamıştır. Bu yüzden İslam da diğer dinler gibi kendi kitlesel menasiğini üretmiş. Sürüler şeklinde toplum camilerde vaizi dinlesin. Eğilip düzelsin ve psikolojik olarak kendisini müslüman hiss etsin. Buna ne gerek? Vaizi dinlemeye ne ihtiyaç? Kendin okuyabilmez misin? Lakin kendisinin okumasına gereksinim duymaz. Çünkü kitlenin sosyalleşme ilkeleri vardır. Kitle yığını için Kuranın doğruluğunun ve derinliğinin önemi yok. O, kitle olarak yaşama ilkelerini kaybederek bireye dönüşebilir. Birey olmak herkesin mükellefiyeti değildir, ölçü var, ölçü. O, dini töreler içinde şahsiyet kazanmış ve onu korumak için müftilerin fetvaları üzerine adam da öldürebilirler ve hep öyle olmuştur. İslam sonrası tarihe baktığımızda bu sürü kitlenin dışına çıkanlar hep öldürülmüşler. Yani Hallacın enelhak demesinin insanlığa, ekonomiye, topluma ne zararı vardır? İsterse ömrünün sonuna kadar söylesin işte. Ama zararı olan şu ki, kemikleşmiş toplumsal ilkelere dönüşen "gerçek" din anlayışını sorguluyor ve toplumun içinde şühpe tohumu ekiyor. Mesela dincilerin ilginç bir psikolojisi var. Onlar da insan. Onların da içinde bir mutluluk patlaması olabilir ve oluyor. Onlar da yalnızlıklarında dans eder ve şarkı söylerler. Ama bunu paylaşamazlar. Mutlu olmaktan, ud, saz, bağlama, piyano çalmaktan, opera dinlemekten sakınırlar. Yaşam biçimleri, riyakar din anlayışları bunu paylaşmalarını önler. Ve de riyakarlıkları üzerine toplumsal ilkeler ve yaşam biçimleri oluştururlar, herkesin onların gerçek ve ahlaki din anlayışlarına uymasını bekler, bu yolda adam öldürmek için cihat da ederler. Bizim tarihimizdeki cihat da hep böyle olmuş. Böylece dincilik bir ideoloji olarak insan doğasındaki kötülüğün örgütlenmiş biçimi gibi tezahür eder. Modernite öncesi bütün hakların din eksenli töreleri hepsi insanı dehumanize eden iftira ve yalanlar. İnsanın özgürlüğünü, dans etme hakkını, şarkı söylemesini, mutluluğunu paylaşma hakkını elinden alan yasaklar. Oysa vahiy ve ilham insanın içinde patlak veren mutlak ve özgürlük halinin belirtisidir. İnsan özgür olmalı.

Hiç yorum yok: