30 Ekim 2020 Cuma

Şiir üzerine (1)

Şiir üzerine bolca düşünceler vardır. Aristoteles ve Platon gibi filozoflar da şiir üzerine deyinmişler. Büyük Fransız yazar, şair ve eleştirmen Pol Valeri de şiir üzerine düşüncelerini açıklamış. Alman şairi Hölderlin´in şiirlerini irdeleyip değerlendiren Martin Heidigger de şiir üzerine yazmış. Okumadığım çoğu kişiler de yazmış olmamlılar. Şiirin amacı dance (aralıksızlıktır), ama düzyazı disdance (aralılıklı). Disdance-mesafe ve dance mesafesizlik demek. Bu bakımdan hem şiir, hem de düzyazı hareket demektir. Ama bu hareketler ereklerine göre ayrımlaşıyorlar. Yani düzyazı yürümektir, ama şiir dans. İkisi de harekettir ve devinim. Lakin yürümenin bir amacı var, bir yerden başlayıp bir ereğe ulaşmak için gerçekleşir yürümek. Yürüyerek sefere çıkar kişi. Dans ederek kimse sefere çıkamaz. Ama dansın bir yerden başlayıp bir yere ulaşma gibi bir ereği yok. Dans küçük bir ortamda gerçekleşen amaçsız devinimdir. Ya da farklı amacı vardır, Amacı estetik devinim salgılamaktır. Sözcüklerle ve sözcüklerin estetik dansını, ya da devinimini. Şimdi o amaç üzerine konuşacağım. Yani düzyazı disdans ve şiir danstır. Disdansta yolcular birbirlerinden aralı olarak bir yolda yürürler. Dansta ise sarmaş dolaş biçiminde olur birlikte devinmek. Şimdi düzyazı ve şiir karşılaştırmasını bırakıp şiir üzerine odaklanalım. Şiir danstır dedik. Dans da aralıksızlık demektir. Beşerin en büyük ağrılarından birisi yalnızlıktır. Yalnızlığını kişi, düşler kurarak giderebilir, gidermeye çalışmıştır. Bu bağlamda şiir ve musiki çok yardımcı olmuştur. Çünkü sözcükler ve melodiler tinsel evrende dans yoluyla aralıksız bir ortam oluştururlar. Şiirin içinde sözcükler dans eder, düzyazının içinde değildir. Bu yüzden şiir sözcüklerin dans meydanı gibi ortaya çıkar. İçimizde salgılanan duygu ve düşleri dans eden sözcüklerin bünyesine yükleriz. Şimdi bu dansın hüzünlü, romantik, ya da sevinçli olması başkaca konudur. Söz konusu sözcüklerin dansıdır. Dans sözünün anlamı disdans sözünün ziddidir. Aralıksızılık demektir. Bu yüzden sözcükler dans yoluyla aralıksız ortam oluştururlar. Tinsel bir uzayda istediğimiz kadınla, ya da kadınsa erkekle şiirin içinde bir bütünleşme gerçeklşir. Sadece erotik içerikli olmaz bu bütünleşme, şiirin amacına göre bütünleşme isteği gerçekleşir. Özlenen evlat, anne, ... de olabilir. Ama genelde şiirin amacı eksikliği gidermektir. Bu eksiklik nasıl giderilir? Eksik olan nedir? Her bir erkek kendi doğasında eksiklik hiss eder. Her bir kadın da eksiktir. Bunların bütünleşmesiyle eksiklikler giderilir. Bütünlük oluşur. Bütünlük de dansla oluşur. Bütünleşmek için yaklaşmak gerekir, yaklaşmak ve yaklaşmak. Dokunuşla bitecek düşsel yaklaşımlar. Yaklaşmadan nasıl dans edilir, aradaki boşluk nasıl doldurulur? Sözcüklerin dansıyla şiirin düşsel ortamında bütünleşme gerçekleşir. Bu yüzden sözcükler bütünleşmenin ahengini, rengini ve kokusunu da üretirler. Bu bütünleşme hazz vericidir. Hüznü de hazz yaşatır. Paralel bireysel yaşam tarihimizi oluşturur. İki tür tarih var: 1- Gerçek sosyal yaşamımızın tarihi. 2- Duygu ve düşlerimizin tarihi, daha doğrusu bireysel mitlerimizin tarihi. Toplumsal yaşamdaki sevimsizlikleri ona koşut olarak gelişen hayal dünyamızda, hayal tarihimizde gidermeye çalışırız. İşte sanat, özellikle de şiir ve musiki o kuşut tarihimizde oluşagelir. Yani şiir yazrken olmayan, ama olmasını dilediğimiz bir dünyanın tarihini yazarız. Şiir olmayan, olmayacak olan hayatın tarihidir. Ya da okur olarak o şiirin betimlediği koşut tarihin daha tatlı, daha tine yakın olduğunu sezeriz. şiirin betimlediği koşut tarihjimizde özgürüz, tabulardan duygularımızı kurtarmış oluruz. Toplumsal ahlak ölçülerinden bireysel ahlak ölçüsüne eğilimimiz gerçekleşir. Bu açıdan sözcükler erotik duyum, zevk ve algı olmadan dans edemezler. Gerçek hayatta bir kadının dansını düşünün. Dansını düşünün ve bir de onun yürüdüğünü hatırlayın! Yürüyen kadınla, dans eden kadının bedeni ve ruhu aynı. Yürümek ve dans ikisi de hareket. Ama neden o beden dans ederken bize başka estetik duyum ve zevk tattırıyor da, yürürken değil? Sözcüklerin de şiirin içindeki durumları bunun gibi. Sözcükler de dans ederken görünüşlerini değiştiriler. Sözcüklerin dans ederek görünüşlerini değiştirmesinin adına şiir diyesim geliyor. Bir kadın yürürken onun ayaklarının görevini biliyoruz. Ayak yürümek için bir organdır. ya da bedenin başka organları. Ama dansta ayak yürümek için değildir, başka amaç içindir. Ya da bedenin başka organları. İşte şiirde de sözcükler düzyazıda olduğu gibi değil, ya da konuşmada. Şiirin ölçüsü ve ritmi içinde sözcükler dans ederek belli algı, duyum ve zevk telkin ederler. Aralıkların gerçek hayatta ortadan kaldıırlışı yalnız bir yolla olanaklıdır. Seviştiğimizde mesafe kaybolur. İnsanın esas amacı hayatta sevişmekle aralıkları yok etmektir. Sadece insanın değil, tüm canlıların da. Bu yüzden şiir sözcüklerin seviştikleri özgür ortamdır. Cansızlar konusunda nasıl olur bilmiyorum. Ama toplumsal hayat bizi sıkıntıya sokar. Sevişemeyiz, seveceğimiz kişiyi bulamayız. Bu bulamayış hayatımızı tamuya (cehenneme) dönüştürdüğünde şiir bize uşmağın (cennetin) kapılarını aralar. Şiirin içinde gizemli ve ömrümüzün derinliğini kapsayan orgasm yaşarız. Tinsel orgasm. Benim anlattığım ölçüde Türkçede şiir yok, arapçada da yok. Farsçada var. Farsçada Hafız Şirazinin şiirlerinde sözcükler dans ederek bizi şiirin bütünü içinde betimlenen dünyaya yönlendiriyor. Türkçede yok, çünkü Türkçenin edebi derinliği cumhuriyetten sonra başlar. Nazım Hikmet benim söylediğim buyutta büyük şair değil. İdeolojik şairdir ve şiirsel anlamda ontolojisi yok. Arapçada da yok, çünkü Arapça din dili. Tabular dili. Sözcüklerin dans etme özgürlüğü yok. Arada Farslar İslam tabusunun dışına çıakarak insanı özgür kimlik olarak tasvir etmeye çalışmışlar. Kadınsı dans hele islam doğusu şiirinde haram ve yasak sayılmıştır. Bu yasaklar yüzünden minyatür doğmuştur. Çünkü minyatür hasta zihninin karanlık derinlinğinde kadın güzelliği betimler. Minyatürde olan güzellik din tarafından yoksunluğa gömülmüş erkeklerin kadın imgelemeleridir. O denli güzellik olamaz. Kadın ev hapsine tutsak edildiği için minyatür onu renklerde öylesine tasvir etmiştir. Evet, kadınsı dans şiirde yasak edilmiştir. Yani düşünün, erkekler şiirin içinde her tür özgürlüklerini sergileyebilirler. Doğayı dişil olarak görebilirler. Ama bu özgürlük kadınlara verilmemiştir. Kadın kendi dişiliğini sergileyerek doğayı erkeksi görememiştir. Tabular izin vermemiştir. Bu yüzden dikkat etseniz islam doğusu kadınlarının yazdıkları şiirler de erkeksi. yani kadının adı gözükmezse, bunu bir erkek yazmış kanaatine varabiliriz. Bu tabuyu Doğu edebiyatşünaslık tarihinde ilk kez 12. YY şairesi Mehsi Gencevi kırmıştır. Şiirlerinde kendi güzelliğini kadın olarak anlatmış, kadınsı dileklerini ve sevdiğiyle sevişme istekjlerini yazmıştır. Lakin onun da şiirleri büyük Hayyamın şiirleri gibi yasaklanır. İslam Orta Çağ Karanlığını yıkan Moğol orduları geldikten ve seküler yönetim biçimi kurduktan sonra onun ve Hyyamın şiirleri gizlin edebiyat olmaktan çıkar, çünkü moğol orduları tekfir ve ölüm hükümleri çıkaran islamın müftilik kurumunu yürürlükten kaldırmıştır. Bunlar da Farsçadır. Modern çağda doğu kadınlarının şiirde kadınlıklarını ve kadınsı duygularını sergileyebilmeleri yine de fars şiirinde doğmuştur. Türkçede karşılaşmadım. Furuğ Ferruhzad diye genç bir kadın İslam Orta Çağ karanlığında kadın duyguları üzerine konulan tabulara karşı şiirle estetik biçimde baş kaldırmıştır. Bu yüzden de İslam devrimiyle daha da karanlığa gömülen şimdiki İranda antitez olarak seküler duygu ve düşünce gelişip derinleştikçe genç kuşak Furuğ Ferruhzad şiirlerine daha derinden gereksinim duymaktalar.... bir sonrasında devam ederim....

 

Hiç yorum yok: