Kısakürek´in
yapıtlarının nerdeyse çoğunu okudum. Şimdi o mutalaa evlerinden çok uzağım.
Bunları bir zamanlar Türkiyeyi sevdiğim için okurdum. Ama islamcılar Türkiyenin
üzerine sürülmüş boyayı kaşıdılar, altından Osmanlı ayıbı çıktı. Ayıp da nasıl
sevilebilir? Cumhuriyet Türkiyesinde neler olmuş diye derinden okurdum Tenzimat
sonrası dönemden Cumhuriyet dönemini. Çünkü cumhuriyetten o tarafa bütün
Osmanlıdan estetik değeri olan bir tanecik şiir parçasıyla karşılaşmadım.
Yoktur, çöldür. Arabıstanın, Anadolunun ve Türkistanın bozkırları gibidir.
Türkçenin içi boştur. Tarihsel kaynağı ve estetik dayanağı olmamıştır. Buna
karşın Osmanlıyı da okumaya yıllarımı adadım. Osmanlıdan öğrenecek hiçbir şey
bulamadım. Akla, duygulara hıtap edecek bir şey bulamaz oldum. Kısakürek´i bu
bağlamda iyice ve eleştirel olarak okumuş kişilerden biriyim. Yalnız
Kısakürek´ten bir kaç tane şiir ezberimdedir ve ezberimden silinmez. Örneğin
Sakarya türküsü, Ayak sesleri, olmaz mı ve diğer bu gibi şiirleri ezber
yadımdadır. Onun "Sahte kahramanlar" kitabı üzerine sorgulayıcı uzun
bir yazı da yazmıştım. Türkçe Fars dili denli şiirin enginlikleri içine
girmemiştir, henuz da girmemiştir. Mesela ben "M. A. Ersoy" şair
değildir yazdığımda kimileri "ama o, dürüst, mumin, çilekeş, ... kişi
olmuş" diye karşı çıkarlar. Özellikle milletçiler ve dinciler. Halbuki,
ben Ersoy´un öyle olmadığını söylemiyorum ki. Ben Ersoyun şair olmadığını ve
olamayacağını söylüyorum. Dünyaya şair olarak doğmamıştır. O yüzden Ersoyun
şiirin estetiği ile içsel bağlantı kurabilmesi olanaksız olmuştur. Ama
Kısakürek Ersoydan daha şair. Ancak Kısakürek´in içini öfke ve karanlık
öylesine doldurmuş ki, orada güzelliğe yer kalmamıştır. Kitaplarının çoğu yalan
düzmeceleri. Ersoy ise şahsiyet olarak yaratıcılığından ve Kısakürek´ten daha
üstün kişi. Ersoy bu açıdan, yani ilkeli şahsiyet olarak Nazım ve Kısakürek´ten
daha üstün. Yani Ersoyun yaşam biçimi, ağrı ve acıları kendisi şiir gibi
gözükebilir, ama yazdıklarının şiirin evrensel algılarıyla ilintisi yok.
Kısakürek´ in bir kaç tanecik şiire yakın, şiire benzer yazdıkları bir şeyler
var. Yalnız komik savlarda bulunmuştur.
Bir şairin Osmanlıyı övmesi ayıptır. Şiirle, sanatla hiçbir içsel bağı,
bağlantısı olmayan birisi bunu yapabilir ve buna ayıp denmez. Ama bir sanat
adamı Osmanlıda ne bulabilir? Şiir çevresinde dolaşan kişi Osmanlıyla estetik
ilişki yumağını nasıl kurabilir? Osmanlıda şiir mi var? Şiir tarihin,
despotların, baba ve kardeş katillerinin yanında duramaz. Şiir estetik ve etik
karşı çıkış sanatıdır. Yani agresifliğe yol vermeden, duygusal ve düşünsel
karşı çıkış. Bu açıdan Kısakürek´in cumhuriyete karşı çıkışı estetik, etik ve
edep sınırları içinde değildir. "Cumhuriyeti kuranlar ülkeyi maddi planda
kurtarıp, manevi planda karanlığa gömdüler" diyor Kısakürek. Bu tümcenin
içindeki saçmalığı, tutarsızlığı, vurdumduymazlığı görüyor musun? Şöyle
sorarım: "Kısakürek maddenin nerede bitip, ruhun nereden başladığı sınırı
belirleyebilmiş, acaba?" Yani Kısakürek gibi yalancı, öfkeci, Doğunun
karanlığına "Büyük Doğu" diyerek düşünsel bataklığa gömülüş ve "Muhammet son nabidir"
söylemekle madde ve ruhun sınırları belirlenmiş mi oluyor? Adamda utanan bir
yüz hiç olmaz mı? O ülke kurtulmasaydı, şimdi Yunan, İtalyan, Fransız ...
kırbaçları altında inlemiyor muydunuz? İnsan kendi dinsel görüşünün fanatik ve
terörist dürtülerine göre tarihsel gerçekleri nasıl bu biçim yorumlayabilir?
Kısakürek´in düşmanı Ziya Gökalp. Gökalp´in okuduğu kitapları okumamış, Gökalp
denli çağın bilgilerini özümsememiştir Kısakürek. İftira ve buhtan atıyor
Gökalp´e. Guya Gökalp öldüğünde şehadet getirmemiş, ölmeden önce küfür
etmiştir!!! Ölüm nedir? Ölüm halini kimse test etmemiştir. Bunu nereden
biliyor? Bu dedikleri doğru olsa bile Gökalp gibi bir sosyoloğu dinsel
görüşlerine göre değil de, bilgilerine ve yapıtlarına göre irdelemek gerekmez
mi? Öyleyse, neden müslüman olmayanların
icat ve keşiflerini kullanıyordu? Kısakürekin bir başka düşmanı da modern
Türkçe olmuştur. Kısakürek son derece cahil, yobaz, Mısıroğlu gibi onun da
bilgileri sokak ve çayhane düzeyinde olmuştur. Dil bilgisi ve Farsçası hiç olmazken,
Osmanlının Farsçayı tercih etmelerini "Çile" kitabında şöyle
açıklayıp beraat kaznıdırır. Kısakürekin bu saçmalıkları yine de Farsçası
olmayan Kadir Mısıroğlunun da ezberi olmuştur. "Fars dilindeki fiiller
bileşik, Türkçeler tek heceli olduğundan Farsçanın karmaşık fikirleri beyan
etme yeteneği daha üstün. Osmanlılar da bu yeteneği kullanmışlar" der.
Buna benzer bir açıklama. Ben aklımda kalanları yazıyorum. Şu demek oluyor ki,
Osmanlıda fiklir ve de karmaşık fikirler de olmuştur!!! Olmuş mu öyle bir şey?
Osmanlıda düşünce olur? Halbuki, bunları yazmak için kişi namussuz cahilin biri
olmalıdır. Cahil Anadolu müslüman kitlesini aldatmak için kullanılabilir bu
iftira ve yalan. Çünkü Fars dilinde bileşik olan Farsça kök fiil yok. Fars
dilinin tüm kök fiilleri Türkçede olduğu gibi tek hecelidir. Bunu tam bir
Farsça uzmanı olarak söylüyorum. Hal böyleyken, Kısakürek ideolojik sapıklığına
dayanarak bilmediği bir dil üzerine saçma-sapan iftiralar uydurmu olmuyor mu?
Yahu, Osmanlı hata edemez miydi? Neden bunu Osmanlının hatası ve ya Türkçeye
ihaneti olarak görmeyip de yalanlara sığınırsınız? Ayıp değil mi?
Kısakürek şiirin gerektirdiği özgürlük değerlerine
sahip değildi. O, kendi içinde bir köle idi. Kitapları da kulculuğu ve
köleciliği tebliğ eder.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder