15 Ocak 2022 Cumartesi

Necip Fazıl Kısakürek hakkında...

Kısakürek´in yapıtlarının nerdeyse çoğunu okudum. Şimdi o mutalaa evlerinden çok uzağım. Bunları bir zamanlar Türkiyeyi sevdiğim için okurdum. Ama islamcılar Türkiyenin üzerine sürülmüş boyayı kaşıdılar, altından Osmanlı ayıbı çıktı. Ayıp da nasıl sevilebilir? Cumhuriyet Türkiyesinde neler olmuş diye derinden okurdum Tenzimat sonrası dönemden Cumhuriyet dönemini. Çünkü cumhuriyetten o tarafa bütün Osmanlıdan estetik değeri olan bir tanecik şiir parçasıyla karşılaşmadım. Yoktur, çöldür. Arabıstanın, Anadolunun ve Türkistanın bozkırları gibidir. Türkçenin içi boştur. Tarihsel kaynağı ve estetik dayanağı olmamıştır. Buna karşın Osmanlıyı da okumaya yıllarımı adadım. Osmanlıdan öğrenecek hiçbir şey bulamadım. Akla, duygulara hıtap edecek bir şey bulamaz oldum. Kısakürek´i bu bağlamda iyice ve eleştirel olarak okumuş kişilerden biriyim. Yalnız Kısakürek´ten bir kaç tane şiir ezberimdedir ve ezberimden silinmez. Örneğin Sakarya türküsü, Ayak sesleri, olmaz mı ve diğer bu gibi şiirleri ezber yadımdadır. Onun "Sahte kahramanlar" kitabı üzerine sorgulayıcı uzun bir yazı da yazmıştım. Türkçe Fars dili denli şiirin enginlikleri içine girmemiştir, henuz da girmemiştir. Mesela ben "M. A. Ersoy" şair değildir yazdığımda kimileri "ama o, dürüst, mumin, çilekeş, ... kişi olmuş" diye karşı çıkarlar. Özellikle milletçiler ve dinciler. Halbuki, ben Ersoy´un öyle olmadığını söylemiyorum ki. Ben Ersoyun şair olmadığını ve olamayacağını söylüyorum. Dünyaya şair olarak doğmamıştır. O yüzden Ersoyun şiirin estetiği ile içsel bağlantı kurabilmesi olanaksız olmuştur. Ama Kısakürek Ersoydan daha şair. Ancak Kısakürek´in içini öfke ve karanlık öylesine doldurmuş ki, orada güzelliğe yer kalmamıştır. Kitaplarının çoğu yalan düzmeceleri. Ersoy ise şahsiyet olarak yaratıcılığından ve Kısakürek´ten daha üstün kişi. Ersoy bu açıdan, yani ilkeli şahsiyet olarak Nazım ve Kısakürek´ten daha üstün. Yani Ersoyun yaşam biçimi, ağrı ve acıları kendisi şiir gibi gözükebilir, ama yazdıklarının şiirin evrensel algılarıyla ilintisi yok. Kısakürek´ in bir kaç tanecik şiire yakın, şiire benzer yazdıkları bir şeyler var.  Yalnız komik savlarda bulunmuştur. Bir şairin Osmanlıyı övmesi ayıptır. Şiirle, sanatla hiçbir içsel bağı, bağlantısı olmayan birisi bunu yapabilir ve buna ayıp denmez. Ama bir sanat adamı Osmanlıda ne bulabilir? Şiir çevresinde dolaşan kişi Osmanlıyla estetik ilişki yumağını nasıl kurabilir? Osmanlıda şiir mi var? Şiir tarihin, despotların, baba ve kardeş katillerinin yanında duramaz. Şiir estetik ve etik karşı çıkış sanatıdır. Yani agresifliğe yol vermeden, duygusal ve düşünsel karşı çıkış. Bu açıdan Kısakürek´in cumhuriyete karşı çıkışı estetik, etik ve edep sınırları içinde değildir. "Cumhuriyeti kuranlar ülkeyi maddi planda kurtarıp, manevi planda karanlığa gömdüler" diyor Kısakürek. Bu tümcenin içindeki saçmalığı, tutarsızlığı, vurdumduymazlığı görüyor musun? Şöyle sorarım: "Kısakürek maddenin nerede bitip, ruhun nereden başladığı sınırı belirleyebilmiş, acaba?" Yani Kısakürek gibi yalancı, öfkeci, Doğunun karanlığına "Büyük Doğu" diyerek düşünsel bataklığa gömülüş  ve "Muhammet son nabidir" söylemekle madde ve ruhun sınırları belirlenmiş mi oluyor? Adamda utanan bir yüz hiç olmaz mı? O ülke kurtulmasaydı, şimdi Yunan, İtalyan, Fransız ... kırbaçları altında inlemiyor muydunuz? İnsan kendi dinsel görüşünün fanatik ve terörist dürtülerine göre tarihsel gerçekleri nasıl bu biçim yorumlayabilir? Kısakürek´in düşmanı Ziya Gökalp. Gökalp´in okuduğu kitapları okumamış, Gökalp denli çağın bilgilerini özümsememiştir Kısakürek. İftira ve buhtan atıyor Gökalp´e. Guya Gökalp öldüğünde şehadet getirmemiş, ölmeden önce küfür etmiştir!!! Ölüm nedir? Ölüm halini kimse test etmemiştir. Bunu nereden biliyor? Bu dedikleri doğru olsa bile Gökalp gibi bir sosyoloğu dinsel görüşlerine göre değil de, bilgilerine ve yapıtlarına göre irdelemek gerekmez mi?  Öyleyse, neden müslüman olmayanların icat ve keşiflerini kullanıyordu? Kısakürekin bir başka düşmanı da modern Türkçe olmuştur. Kısakürek son derece cahil, yobaz, Mısıroğlu gibi onun da bilgileri sokak ve çayhane düzeyinde olmuştur. Dil bilgisi ve Farsçası hiç olmazken, Osmanlının Farsçayı tercih etmelerini "Çile" kitabında şöyle açıklayıp beraat kaznıdırır. Kısakürekin bu saçmalıkları yine de Farsçası olmayan Kadir Mısıroğlunun da ezberi olmuştur. "Fars dilindeki fiiller bileşik, Türkçeler tek heceli olduğundan Farsçanın karmaşık fikirleri beyan etme yeteneği daha üstün. Osmanlılar da bu yeteneği kullanmışlar" der. Buna benzer bir açıklama. Ben aklımda kalanları yazıyorum. Şu demek oluyor ki, Osmanlıda fiklir ve de karmaşık fikirler de olmuştur!!! Olmuş mu öyle bir şey? Osmanlıda düşünce olur? Halbuki, bunları yazmak için kişi namussuz cahilin biri olmalıdır. Cahil Anadolu müslüman kitlesini aldatmak için kullanılabilir bu iftira ve yalan. Çünkü Fars dilinde bileşik olan Farsça kök fiil yok. Fars dilinin tüm kök fiilleri Türkçede olduğu gibi tek hecelidir. Bunu tam bir Farsça uzmanı olarak söylüyorum. Hal böyleyken, Kısakürek ideolojik sapıklığına dayanarak bilmediği bir dil üzerine saçma-sapan iftiralar uydurmu olmuyor mu? Yahu, Osmanlı hata edemez miydi? Neden bunu Osmanlının hatası ve ya Türkçeye ihaneti olarak görmeyip de yalanlara sığınırsınız? Ayıp değil mi?

Kısakürek şiirin gerektirdiği özgürlük değerlerine sahip değildi. O, kendi içinde bir köle idi. Kitapları da kulculuğu ve köleciliği tebliğ eder.


Hiç yorum yok: