Müslüman ülkelerinin sosyolojisi olur mu? Olursa nasıl
olur? Bana göre olmamıştır, hele de yok. Neden? Sosyolojinin kurucusu Auguste
Comte. İbn-i Haldun´u da buna katarlar, ama bu, abartı. Müslümanlarla
batılıları ayrıştıran temel özellik şu: Müslüman kendi karanlık tarihinin
nostaljisi içinde duygulanıp durur, "dahi"leriyle gururlanır, Avropa
toplumu ise gelecekte ne olacağının heyecanını yaşar, bu yüzden şimdiki zamanı
değerlendirir. Haldun sosyolog olmamıştır. 19. YY siyantizm çağıdır. Ne
demektir bu? 12. ve 13. asırlar batının kendisini araması yüzyıllarıdır. Doğuda
bir şey var diye ve müslüman işgalcilerin de Avrupayı yağmalamalarını durdurmak
için haçlı seferi başlattılar. Haçlı sefer sosyolojisini müslümanlar bilmezler.
Kendilerinin Avrupayı işgal edip sarişın kızlarını cariyeleştirip satmayı
islamın cihat hükmü bilirken, Avrupalıların haç ideoloji adı altında
namuslarını ve ülkelerini korumalarını eleştirip dururlar. Ama kendilerinin
Avrupayı işgal edip kızlarını islamın tesis ettiği köle pazarlarında cariye
olarak satmalarını haklı görürler! Buna dur demek isteyen hırıstyanları ise
kınarlar. Haçlılar savaşı kazandılar. Yaklaşık 70 yıl Urşelimi yönettiler.
Ancak Doğuda karanlıktan başka hiçbir şey olmadığını, bereketsiz, kumlu,
yağmursuz ve kurak toprakların dışında bir şey olmadığı sezdiler. Kurtuluş
ideasının yeşil kutada doğabileceğini özümsediler. Artık bu sezgi onları içten yenmişti.
Kudüste tutunmak istemiyordular. Fazla kalsaydılar yeşil Avrupa kıtasının
onların tarihsel psikolojilerinde oluşturduğu ayrındalıklar yok olacak ve
tamamen kurak çöllerin doğulu müslümanlarına benzeyecektiler. Kudüste kalmanın
anlamı yoktu. Ama müslümanlar kahraman perestlikten hoşlandıkları için tüm bu
gelişmelerin hepsini, bu yenilginin sebebini tek bir “kahraman!”nın adıyla
bağlarlar. Orta Doğuda tüm yenilikçileri dar ağaçlarından asan Salahettin
Eyyubi gibi bir katili kahraman olarak görürler. Halbuki, tarihin ilkeleri var,
evrilişimi, getirisi ve götürüsü var. Onu muzaffer adlandırırlar. “Doğuda
kurtuluş yoktur ve olamaz, Doğu yağmursuz ve kurak iklimi bile uygarlığın
doğumu için uygun ve uyumlu değildir” gerçeğini haçlı yürüşten sonra intuitif
biçimde sezen Batılılar Felestini terk edip bilimle uğraşmaya başladılar. İlk
önce allahla hesaplaştılar ve allaha “lütfen yakamızdan el çek ve bizden uzak”
dur dediler. Şöyle düşündüler. Bu allah nedir ve kimdir ki, burnunu bütün
işlerimize sokuyor, ama hiçbir sorunumuza da çözmüyor? O zaman ilk olarak gelin
bu allahı işlerimizden uzaklaştıralım. Kendi yerinde dursun. Oradan bizi izleye
de bilir. Usumuzu kullanalım. İşte bu zihniyetin sonucu olarak animist görüş
yerine, mekanik görüş doğdu. Yani fizik bilimi doğdu. Mekanik görüş animist
görüşün ruh ve cin kavramlarının yerine, mekanik kavramını, yani kuvetllerin
bilimini yerleştirdi. Artık yıldızları devindiren allah değil, enerji ve çekim
kuvetleriydi. Bu süreçten sonra 14 ve 15 YY rönesansa hazırlıktır. 14. ve 15.
YY Dante ve Eckhart gibi bilge kişiler İtaliyanca ve Almancanın bilim ve
felsefeye girmelerine olanak sağladılar. Latinceden ayrılış sürecini
başlattılar. Varlığı öğrenmek için dinden soyutlanmış seküler bir dil
gerekirdi. Mesela Arap diliyle bilim yapılamaz diyor 10. yüzyılda Ebureyhan
Biruni. Çünkü Arapça Kuran ve İslam tarafından tamamen işgal edilmiştir. Biruni
haklı. Hele Arap alfabesini bilimin ve usun baş düşmanı olarak görmesinde daha
da haklı. Rönesans ulusal dillerin doğuşuna tekan verdi. Böylece bütün
ulusların aydınları kendi dilleriyle kainatla karşılaşma fırsatını yakaladılar.
Devamında da dinsel reformlar insan ulusların usunu dinin esaretinden azat
etmeye girişti. Rönesans bunu hızlandırdı. Varlığı ve doğayı us ölçümleriyle
irdeleme süreci başladı ki, henuz bu ussal yaklaşım islam ülkelerinde
başlamamış bile. Evet 16. YY rönesans ve eski Yunana dönüş, Roma hukukunu
irdeleyiş ve dinsel hükümlerden kopuş dönemidir. 1400 yıldan beri islam Orta
Çağ Karanlığında öldürüldükleri gibi , nerdeyse binlerce bilge insanlar kilse
tarafından öldürüldüler. Batı bu düşünsel çoğulculuğu kolayca elde etmedi.
Kilsenin ve dinsel dogmaların yenilmesiyle elde edildi. Müslüman ülkelerinde de
camiler fikren yenilmedikçe bilim ve felsefeyle tanışmak olanaksız gibi
gözüküyor. İslami orta çağ karanlığı sürüp gidecekmiş gibi gözüküyor. 17. YY
rasyonalizm çağı. 18. YY intelektüalizm çağı. Bunların arasındaki ayrındalık
nedir? İkisinin ortak ve odak noktası us. Ama rasyonelizm tekniksel ustur,
teknik üreten, maddeyi maddeyle karıştıran yeni olgular ve oluşlar yaratan
ustur. Doğa yasalarını keşfeder, tenkolojinin gelişmesine tekan verir.
İnlightemnet (aydınlanma) usu ise uygarlığın tesisi yolunda önermeler, yargılar
ve bilgiler üreten teorik ustur. Usun önünde aydınlık ufukların açıklmasına özenmek.
Yani intelektüelizmde us kendi ışığına bürünür, kendisi kendisinin amcı ve
aydınlatıcısıdır. Fizik üzerine Nobel ödülü alan Pakistanlı Abdusselam
"Avropada ortaya çıkan rasyonalizm veya pratik us Çinde 2500 yıl önceden
vardı. Çinde olmayan terik us ve intelektüelizmdi ki, hala da yoktur" der.
19. yüzyılda sosyoloji bilimi bu denli bilgi evrimi ve dalgalanmasının akışı
içinde doğar. Toplumu sosyal fizik kurallarına göre irdelemenin kuramları. Bunun
için o toplumun maddi yaşamı keşfetmesi gerekmeketedir. Maddi yaşam henuz islam
ülkelerinde keşfedilmemiş ve keşfedilemez, çünkü islamın "altın
çağı!" diye bir yalan uydurlmuş ve bu yalana öylesine iman edilmiş ki,
usun aydınlanmasına gerek kalmıyor. Guya Muhammet döneminde toplumsal adalet
varmış. Sanki toplumsal adaleti doğruran üretim ve sayısız fabrikalar varmış!
Halbuki, çalıntı, hırsızılık ve ganimet malları üzerine yapay ve sahte adalet
görüşü vardı. Yahudilerin mal-mülklerini hırsızlayarak, komşu ülkeleri fetihler
adı altında işgal edip yağmalayarak varsıllaşmanın adı adalet mi olur? Bu denli
toptan imhalara adalet denildikçe gelişme olmaz. Sosyoloji sosyal statülerin
değişme parametreleri üzerine kurulu bir bilim dalı değil mi? Var mı sosyal
statülerin değişimi ve çağın hızına göre gelişimi? İslam ülkelerinde ne tür
değişim varsa, değişimi tetikleyen gelişim varsa, hiçbir tanesi kendi içinden
kaynaklanmış değildir. Hepsi Batı gelişmelerinin esintisinden etkilenimin sonucu.
Nitekim sizlerin de bütün islam ülkeleri tarihinden bir tane sosyolog ve
sosyoloji teori ile karşılaşmıışlığınız yok. Tüm sosyolojik bilgilerin de
kaynağı Batı. Çünkü ekonomik dalgalanmanın, yükselişlerin ve çöküşlerin bilgisi
de kendiliğinden doğar. Şunları neden yazdım ben?
Nasraddin hoca bir gün evinin anahtarını tam kapısının
önünde yitirir, kaybeder. Eski elektriklerin olmadığı devir. Zifri karanlıkmış.
Bu karanlıkta açarı (anahtarı) bulamayacağını düşünür. Köyün tam o tarafından
bir evin önünde küçücük bir ışığın var olduğunu görür. Varıp anahtarını orada
aramaya başlar. Ev sahibi dışarı çıkıp "Hoca, benim evimin önünde ne
ararsın?" diye sorduğunda Hoca "anahtarımı arıyorum" der. Köylü
"anahtarını burada mı yitirdin?" diye sorduğunda da Hoca "hayır,
burada neden yitiriyim ki, kendi evimin önünde yitirdim" derken köylü
"peki, o zaman burada niye ararsın?" diye sorar. Hoca da "ya,
komşum, senin aklın yok mu, benim evimin önündeki o karanlıkta anahtar mı
bulunur, burada bir az ışık var, belki burada bulunur" diye yanıtlar. İşte
müslüman ülkelerinin sosolojik bilgileri de böyledir. Anahatarı kendi
tarihlerinde, kendi kültürlerinin karanlıklarında yitirmişler, ama Avrupa
aydınlığında arar olmuşlar. Ona göre de anahtar da bulunmuyor. Önce islam
kültür karanlığı aydınlanmalı, hocanın evinin nünde bir ışık yakılmalı ki,
komşusunun avlusunda anahtar aramasın. Sonrasında anahtar kendiliğinden
gözükecektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder