12 Haziran 2022 Pazar

İslam ülkelerinde neden sosyoloji bilimi olmaz?

 

Müslüman ülkelerinin sosyolojisi olur mu? Olursa nasıl olur? Bana göre olmamıştır, hele de yok. Neden? Sosyolojinin kurucusu Auguste Comte. İbn-i Haldun´u da buna katarlar, ama bu, abartı. Müslümanlarla batılıları ayrıştıran temel özellik şu: Müslüman kendi karanlık tarihinin nostaljisi içinde duygulanıp durur, "dahi"leriyle gururlanır, Avropa toplumu ise gelecekte ne olacağının heyecanını yaşar, bu yüzden şimdiki zamanı değerlendirir. Haldun sosyolog olmamıştır. 19. YY siyantizm çağıdır. Ne demektir bu? 12. ve 13. asırlar batının kendisini araması yüzyıllarıdır. Doğuda bir şey var diye ve müslüman işgalcilerin de Avrupayı yağmalamalarını durdurmak için haçlı seferi başlattılar. Haçlı sefer sosyolojisini müslümanlar bilmezler. Kendilerinin Avrupayı işgal edip sarişın kızlarını cariyeleştirip satmayı islamın cihat hükmü bilirken, Avrupalıların haç ideoloji adı altında namuslarını ve ülkelerini korumalarını eleştirip dururlar. Ama kendilerinin Avrupayı işgal edip kızlarını islamın tesis ettiği köle pazarlarında cariye olarak satmalarını haklı görürler! Buna dur demek isteyen hırıstyanları ise kınarlar. Haçlılar savaşı kazandılar. Yaklaşık 70 yıl Urşelimi yönettiler. Ancak Doğuda karanlıktan başka hiçbir şey olmadığını, bereketsiz, kumlu, yağmursuz ve kurak toprakların dışında bir şey olmadığı sezdiler. Kurtuluş ideasının yeşil kutada doğabileceğini özümsediler. Artık bu sezgi onları içten yenmişti. Kudüste tutunmak istemiyordular. Fazla kalsaydılar yeşil Avrupa kıtasının onların tarihsel psikolojilerinde oluşturduğu ayrındalıklar yok olacak ve tamamen kurak çöllerin doğulu müslümanlarına benzeyecektiler. Kudüste kalmanın anlamı yoktu. Ama müslümanlar kahraman perestlikten hoşlandıkları için tüm bu gelişmelerin hepsini, bu yenilginin sebebini tek bir “kahraman!”nın adıyla bağlarlar. Orta Doğuda tüm yenilikçileri dar ağaçlarından asan Salahettin Eyyubi gibi bir katili kahraman olarak görürler. Halbuki, tarihin ilkeleri var, evrilişimi, getirisi ve götürüsü var. Onu muzaffer adlandırırlar. “Doğuda kurtuluş yoktur ve olamaz, Doğu yağmursuz ve kurak iklimi bile uygarlığın doğumu için uygun ve uyumlu değildir” gerçeğini haçlı yürüşten sonra intuitif biçimde sezen Batılılar Felestini terk edip bilimle uğraşmaya başladılar. İlk önce allahla hesaplaştılar ve allaha “lütfen yakamızdan el çek ve bizden uzak” dur dediler. Şöyle düşündüler. Bu allah nedir ve kimdir ki, burnunu bütün işlerimize sokuyor, ama hiçbir sorunumuza da çözmüyor? O zaman ilk olarak gelin bu allahı işlerimizden uzaklaştıralım. Kendi yerinde dursun. Oradan bizi izleye de bilir. Usumuzu kullanalım. İşte bu zihniyetin sonucu olarak animist görüş yerine, mekanik görüş doğdu. Yani fizik bilimi doğdu. Mekanik görüş animist görüşün ruh ve cin kavramlarının yerine, mekanik kavramını, yani kuvetllerin bilimini yerleştirdi. Artık yıldızları devindiren allah değil, enerji ve çekim kuvetleriydi. Bu süreçten sonra 14 ve 15 YY rönesansa hazırlıktır. 14. ve 15. YY Dante ve Eckhart gibi bilge kişiler İtaliyanca ve Almancanın bilim ve felsefeye girmelerine olanak sağladılar. Latinceden ayrılış sürecini başlattılar. Varlığı öğrenmek için dinden soyutlanmış seküler bir dil gerekirdi. Mesela Arap diliyle bilim yapılamaz diyor 10. yüzyılda Ebureyhan Biruni. Çünkü Arapça Kuran ve İslam tarafından tamamen işgal edilmiştir. Biruni haklı. Hele Arap alfabesini bilimin ve usun baş düşmanı olarak görmesinde daha da haklı. Rönesans ulusal dillerin doğuşuna tekan verdi. Böylece bütün ulusların aydınları kendi dilleriyle kainatla karşılaşma fırsatını yakaladılar. Devamında da dinsel reformlar insan ulusların usunu dinin esaretinden azat etmeye girişti. Rönesans bunu hızlandırdı. Varlığı ve doğayı us ölçümleriyle irdeleme süreci başladı ki, henuz bu ussal yaklaşım islam ülkelerinde başlamamış bile. Evet 16. YY rönesans ve eski Yunana dönüş, Roma hukukunu irdeleyiş ve dinsel hükümlerden kopuş dönemidir. 1400 yıldan beri islam Orta Çağ Karanlığında öldürüldükleri gibi , nerdeyse binlerce bilge insanlar kilse tarafından öldürüldüler. Batı bu düşünsel çoğulculuğu kolayca elde etmedi. Kilsenin ve dinsel dogmaların yenilmesiyle elde edildi. Müslüman ülkelerinde de camiler fikren yenilmedikçe bilim ve felsefeyle tanışmak olanaksız gibi gözüküyor. İslami orta çağ karanlığı sürüp gidecekmiş gibi gözüküyor. 17. YY rasyonalizm çağı. 18. YY intelektüalizm çağı. Bunların arasındaki ayrındalık nedir? İkisinin ortak ve odak noktası us. Ama rasyonelizm tekniksel ustur, teknik üreten, maddeyi maddeyle karıştıran yeni olgular ve oluşlar yaratan ustur. Doğa yasalarını keşfeder, tenkolojinin gelişmesine tekan verir. İnlightemnet (aydınlanma) usu ise uygarlığın tesisi yolunda önermeler, yargılar ve bilgiler üreten teorik ustur. Usun önünde aydınlık ufukların açıklmasına özenmek. Yani intelektüelizmde us kendi ışığına bürünür, kendisi kendisinin amcı ve aydınlatıcısıdır. Fizik üzerine Nobel ödülü alan Pakistanlı Abdusselam "Avropada ortaya çıkan rasyonalizm veya pratik us Çinde 2500 yıl önceden vardı. Çinde olmayan terik us ve intelektüelizmdi ki, hala da yoktur" der. 19. yüzyılda sosyoloji bilimi bu denli bilgi evrimi ve dalgalanmasının akışı içinde doğar. Toplumu sosyal fizik kurallarına göre irdelemenin kuramları. Bunun için o toplumun maddi yaşamı keşfetmesi gerekmeketedir. Maddi yaşam henuz islam ülkelerinde keşfedilmemiş ve keşfedilemez, çünkü islamın "altın çağı!" diye bir yalan uydurlmuş ve bu yalana öylesine iman edilmiş ki, usun aydınlanmasına gerek kalmıyor. Guya Muhammet döneminde toplumsal adalet varmış. Sanki toplumsal adaleti doğruran üretim ve sayısız fabrikalar varmış! Halbuki, çalıntı, hırsızılık ve ganimet malları üzerine yapay ve sahte adalet görüşü vardı. Yahudilerin mal-mülklerini hırsızlayarak, komşu ülkeleri fetihler adı altında işgal edip yağmalayarak varsıllaşmanın adı adalet mi olur? Bu denli toptan imhalara adalet denildikçe gelişme olmaz. Sosyoloji sosyal statülerin değişme parametreleri üzerine kurulu bir bilim dalı değil mi? Var mı sosyal statülerin değişimi ve çağın hızına göre gelişimi? İslam ülkelerinde ne tür değişim varsa, değişimi tetikleyen gelişim varsa, hiçbir tanesi kendi içinden kaynaklanmış değildir. Hepsi Batı gelişmelerinin esintisinden etkilenimin sonucu. Nitekim sizlerin de bütün islam ülkeleri tarihinden bir tane sosyolog ve sosyoloji teori ile karşılaşmıışlığınız yok. Tüm sosyolojik bilgilerin de kaynağı Batı. Çünkü ekonomik dalgalanmanın, yükselişlerin ve çöküşlerin bilgisi de kendiliğinden doğar. Şunları neden yazdım ben?

Nasraddin hoca bir gün evinin anahtarını tam kapısının önünde yitirir, kaybeder. Eski elektriklerin olmadığı devir. Zifri karanlıkmış. Bu karanlıkta açarı (anahtarı) bulamayacağını düşünür. Köyün tam o tarafından bir evin önünde küçücük bir ışığın var olduğunu görür. Varıp anahtarını orada aramaya başlar. Ev sahibi dışarı çıkıp "Hoca, benim evimin önünde ne ararsın?" diye sorduğunda Hoca "anahtarımı arıyorum" der. Köylü "anahtarını burada mı yitirdin?" diye sorduğunda da Hoca "hayır, burada neden yitiriyim ki, kendi evimin önünde yitirdim" derken köylü "peki, o zaman burada niye ararsın?" diye sorar. Hoca da "ya, komşum, senin aklın yok mu, benim evimin önündeki o karanlıkta anahtar mı bulunur, burada bir az ışık var, belki burada bulunur" diye yanıtlar. İşte müslüman ülkelerinin sosolojik bilgileri de böyledir. Anahatarı kendi tarihlerinde, kendi kültürlerinin karanlıklarında yitirmişler, ama Avrupa aydınlığında arar olmuşlar. Ona göre de anahtar da bulunmuyor. Önce islam kültür karanlığı aydınlanmalı, hocanın evinin nünde bir ışık yakılmalı ki, komşusunun avlusunda anahtar aramasın. Sonrasında anahtar kendiliğinden gözükecektir.

Hiç yorum yok: