Ersoy islamın nasıl bir din olduğunu anlatmak için
"Siz gidin saffet-i İslam'ı Japonlarda görün!" diye yazar. İslamı
tanıtmak için müslüman ülkeleri değil, müslüman olmayan, islamı hiç bilmeyen
kendi tarihsel aymazlığından büyük emekle kurtulmuş olan bir ülkeyi örnek
gösterir! Komik değil mi? Komiktir, çok komiktir. İslamı anlamak için Japon
dilini, kültürünü, kalkınmasını ve modern tarihini okumak, öğrenmek gerekirmiş
sanki! Japonyanın islamla ne alakası? Zaten Japonyaya islam nefesi dokunmadığı
için gelişmiş, dünyanın super refah ülkelerinin birine dönüşmüş, bilim ve bilgi
ülkesi haline gelmiştir. Ersoy demek istiyor ki, aslında islam böyle olmalı
değil, öyle olmalıymış! Halbuki, Ersoyun yazdıkları da evrensel etik
dışılıktır. Düşüncenin aydınlanmasına katkısı bulunmayan Orta Doğu Orta Çağ
Karanlığının özlemini Ersoy da kendi içinde yaşatmıştır. Sadece Ersoy değil,
Hasan Benna, İhvan-il müslimin ve diğerleri de aynı görüş içinde olmuşlar, aynı
görüş içindeler. Gerçekte ise Ersoy vizyonuyla islam ülkelerinin realiteleri
karşıtlık içinde değil, uyum içindeler. Ersoy vizyonu kesinlikle bir Japonya
oluşturamaz. “Sana âğuşunu açmış duruyor peygamber” görüşüyle Japonya değil, İran,
Türkiye, Arabıstan, Pakistan, Afganistan, ... oluşturmak olur.
Yaşar Nuri Öztürk de Ersoyun başka bir versionudur diye
düşünüyorum. Neden? Öztürk sanki Amerikayı yeniden keşfedercesine "Bakın,
müslümanlar hangi ülkelerde mutlu?" diye heyecanla sorar ve bir bir Batı
ülkelerinin adlarını saymaya başlar! Demek istiyor ki, islam öyle olmalı, böyle
değil! Ama Öztürk de Ersoy gibi aynı gaflet ve cehalet içinde. Çünkü öyle islam
olmamış, yoktur ve olamaz. İslam öyle değil, tam da böyle olur. Öylesi, yani
islamın Japonya gibisi olamaz. Övdüğü Batıdaki uygarlığı, demokrasiyi, insan
haklarını, hayvan ve çevre haklarını, modern eğitim sistemini müslümanlar icad
etmemişler ve islamın doğasında böyle bir uygarlık özlemi de olmamıştır,
yoktur. Batı modern uygarlığı, özellikle modern Japonya uygarlığı hiçbir dinsel
temel üzerinde kurulmamış, usa dayanan ve tarihte seçeneği bulunmayan uygarlıktır.
Öztürk çocuksu bir heycanla islam ülkelerindeki karanlık tarihi ve kaotik
toplumsal durumu anlatır, tüm suçları Emvevilere yükler, her işe kadir olan
Allahın da Emevi edimlerine seyirci kalmasına karşı susar ve bir yandan da Batıdaki
refah toplumlarını açıklarken "ama müslümanların da özgür yaşadıkları bu
uygarlığı müslümanlar tesis etmemişler ve islamın hiçbir etkisi olmamıştır"
diyecek ya bilgisi olmamıştır, ya islami tabu ve korku, bilincini
kütleştirmiştir, ya da cesaretten yoksun olarak cehennem ateşinden korkmuştur. İslamın
etkisi olsaydı, önce kendisinde tesis etmeliydi ki, sonra etkileme olanağı da
olsun.
Gençliğimin orta yıllarında Türkiyeyi öğrenmeye başladığımda
çoğu Türkiye dincilerinin yazdıklarını okuduğumda dinci Öztürkün de yapıtlarından
okumuşluğum olmuştu. Ben kitap okurken elimde kalem ve önümde defter olmalı.
Önemli ve etkili bölümleri defterime not alarım. 50-den artık böylece hacim
defterlerim vardır. Yalnız eğitim dilim Farsça olduğundan Arap harfleriyle daha
hızlı okurum. Bu yüzden Türkçe, ya da başka dillerde okuduklarımı da not
defterlerime Arap harfleriyle yazmışımdır. Arap harflerinin beyin, sağlık ve
psikoloji düşmanı olduğunu bu yüzden iyi anlarım. Ama alışkanlık işte. İslami
dönemimdeki defterlerime saygım kalmamış. Yalnız felsefe ve bilim üzerine olan
defterlerimden dönüp yararlanmışlıklarım oluyor. Not almanın önemi şu ki, bir
yapıtı sonraki olgun dönemlerinde eleştirmek isteyen kişinin, artık o yapıtın
özü ve özeti olan notlarını okuması yeterli oluyor.
Evet, Öztürkün de özellikle "Maun suresi" kitabı
gerçekten baştan sonadek saçmalıktır. Neden ben ömrümü bu saçmalıklarla uğraşarak
geçirdim diye arada kendimden bezmişliğim olmuyor, değildir, oluyordur doğrusu.
Bunun sebebi belli. İslam ülkesinde dünyaya gelmek kendiliğinden bir şanssızlıktır.
Kişinin bütün nitelikleri sömürülüp gider. Okuduklarının değeri olmaz, çünkü
içimizi ve dışımızı kuşatan, kütüphanelerimizi dolduran, yalnızca islami kabus
edebiyatıdır da başka şey değildir.
Bu bataklıktan çıkıp birey olarak var olana denli, yaşamımızın
en enerjik dönemleri bilime adanmadan saçma dinsel araştırmalarla yok olup
gidiyor. Ne ise...
Öztürk sadece sanki müslümanlar tesis etmişlercesine anlatmıyor Batı uygarlığını, islam üzerine de diğer dinciler gibi ahistorik, islamın özüyle, niyetiyle, programıyla ve kuranla bağlaşmayan yorumlarda bulunuyor. Örneğin onun "Maun suresi" kitabı tamamen gerçek dışı fantastik betimlenişinden başka nedir sanki? Öztürk "Maun suresini" anlatıyor. Ama bu surenin medeni sureler tarafından mensuh edilip önemsizleştirilerek yürürlükten kaldırıldığını yazmaz, buna işare bile etmez. Çünkü Mekke ürünü olan maun suresinde geçen “Sizin dininiz size, benim dinim bana” söyleminin yerini Medinede “müşrikleri nerede görseniz çarpaz bağlayıp öldürün”, “mecusileri, yahudileri, hırıstyanları dost edinmeyin!” hükümleri almış, Mekkedeki dinsel çoğulculuk çağrıları yerine “Allah katında tek din islamdır!” gibi tekelci, tekilci ve faşistik söylemler ve uygulamalar ortaya çıkmıştır. Yağma sureleri Mekke surelerinden sonra söylenmiştir. Sonra söylenenler önce söylenenlerin sürekliliği değil, unutulmuşluğudursa, bu, öncekilerin mensuh edilmişlikleri olmaz mı? Sonra söylenen önce söyleneni doğrulamıyor, önce söylenenin vizyonu ve metoduyla uyumsuzluk oluşturuyorsa, bu, önce söylenenlerin mensuh edilmişliği değildir de nedir acaba? Sanki peygamberin kendisi, ya da ardılları Maun suresi üzerine bir uygulamada bulunmuşlarcasına yaklaşımda ve değerlendirmede bulunmak ahistorik kurgusal düşünmek değil midir? Mekki surelerin mensuh edilmişlği, sadece Muhammetin eline silah alarak yağma savaşlarına çıkmışlığıyla gerçekleşmemiştir. Peygamberin ölümünden sonra Muhammetin en yakın arkadaşları da Kuranı tam tersine nushalandırarak Mekki surelerin mensuh edilmişlik olayını doğrulamış, onaylamışlardır. Nitekim günümüzde elimizde bulunan Kuran nushası kronolojik oluşumuna göre değil, tam tersine nushalandırılmıştır. Baştan sona doğru değil, sondan başlangıca doğru kitaplaştırılmıştır! Bu nasıl sahtekarlık! Nasıl olur da evvelede, yani Mekkede söylenen sureler kitabın tam sonlarına, sonradan, yani Medinede söylenenler kitabın tam evvellerine yerleştirir? Neden acaba? Bu, Mekki surelerin mensuh edilmişliği değildirse, niye evvelkiler sonlara, sonrakiler evvellere yerleştirilmiştir? Yanlış soru mu? Yanlış soru değildir, yanıtı belli olan sorudur. Diyelim ki, mensuh edilmese bile, barıştan ve dinsel çoğulculuktan yana olan ve peygamberin güçsüz dönemlerinde dile getirilen bu sureler, önem açısından ikinci derecede yerleşmezler mi böylece? Bu uygulama Mekki surelerin önemsizleştirilmeleri değil mi? Neden savaş, yağma ve talan sureleri evvele yerleştirildi? Çünkü Arap kimliğinin çıkarları için gerekli olan Muhammetin çaresiz döneminde barış çağrıştıran söyledikleri sureler değildi. Ne işe yarardı Mekki sureler? Mekki surelerle yağma savaşlarına çıkmak olur muydu? Muhammetin güçlü döneminde söylediği, savaşlarla da uygulamaya ve yürürlüğe soktuğu Medeni sureler önemliydi ve gerekli. İslam devletleri için butçe gerekirdi. Bunu da ganimet, yağma, köle ve kadın ticaretiyle sağlamak en kolayıydı. Bu da edildi. O zaman maun suresinin önemi ne? Mensuh edilmiş bir sure üzerine bu denli kafa yormanın bilime, dile, düşünceye, toplumsal yaşama ve aşık toplum ilkesine ne önemi ve etkisi olabilir? Hiçbir önemi yoktur. Sadece olarak Öztürk de genclik dönemimizde önümüze kurulan kumpaslardan, tuzaklardan biri olmuştur. İşte en önemli soru da bu: Bu tuzakları toplumsal yaşamdan nasıl arındırabiliriz?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder