Feminizmin tarihi kökleri
“Feminizm” sözünün
fransızcaya 1837 yılında girdiği bilinmektedir. İlk feministler kadın
problemini çözmek için yüzyıllar boyunca kadınların sosyal statülerini ve ya
daha doğrusu statüsüzlüklerini incelemeye çalışmışlar. Feministlere göre, tarih
ilmi tarafsı olmamış, erkek eksenli olarak bir duruş sergilemiştir. Böylece kadınlar
tarihi araştırmalarda ikinci plana edilmişler. Sanki bilerekten kadının tarihteki
rolünü görmek istememişler. Sanki tarihte kadın diye bir insan olmamış ve ya kadının
tarihi prosede hiçbir rolü olmamıştır. Çünkü tarihte her zaman kaba güç aramışlar.
Kaba güç yerine, estetik güç de aransaydı, kadınların da rolü ortaya çıkardı. Tarihçiler
ve sosyologlar kadınların durumuyla ilgilendiklerinde bile, bu meseleye erkek merkezli
bir bakış açısından bakmışlar. Avrupa merkezli feministler tarih ilmine büyük tesir
gösterdiler. Feminist bir ölçüyle tarih nasıl incelenmeli ve ilk feminist şahsiyetler
kimler olmuştur?
Tarihin avcılık devrinde erkekler
ve kadınlar avcılık ederek iktisadi faaliyet gösterirlerdi. Bazi araştırmacılara
göre baş örtüsü de ilk bu devirde ortaya çıkmıştır. Meselenin
kökü beşeriyetin klan biçimi hayat tarzına dayanmaktadır. Klan şeklinde yaşayan
insanların iktisadi kaynağı avçılık idi. Kadınlar da erkekler gibi çalışmak mecburiyetindeydiler.
Lakin çağlar boyunca süren bu devirde insanların birbirleriyle irtibat kurmaları
için diller henuz yoktu. Diller çok sonraki devrilerin tekamül neticesidir.
Dilsiz irtibat devridir. Dilin hele olmadığı klanlar devrinde erkekler avlayıcı
ve kadınlar avlanan avları toplayıcı olarak çalışıyorlardı. Baş örtüsü kumaşı
falan da yoktu, çünkü insan hele iplik ve ip eğirmeyi, kumaş elde etmeyi bilmemektedir.
Ancak kadınların hamileliklerinin son devri, çocuk doğurduktan sonra çocuğa bakmaları
gibi bir mesuliyetleri vardı. Tabiat bu mesuliyeti kadınlara yüklemiş. Çünkü çocuk
ana sütüyle büyür. Bu sorunu nasıl çözecektiler? Yeni doğurmuş kadın çocuğu mağarada
bırakıp ava gidemezdi. Bu gibi durumları anladabilecek dil de hele yok idi. O
zaman ne etmeliydiler? Bu vaziyette kadınlar avlanmış hayvanın derisinden baş
örtüsü düzeltiyorlardı. Baş örtüsünün remzi ne idi? Hayvan deresi ile başını
sarıyan kadına yardım etmek gerekirdi. Başını örten kadın ava çıkamazdı. Yardıma
muhtaç olan kadınlar başlarını örter ve klan da bunu anlardı. Bu kadınların
yardıma ihtiyaçlarının olduklarını klan bu şekilde anlardı. Sadece kadınlar değil,
erkeklerde de hastalık durumlarında başlarını örterlerdi. Lakin kadınların sırf
kadınlık durumlarından kaynaklanan çocuk doğurma, çocuğa bakma, ... kimi vaziyetleri
daha yagın idi. Tarihte ilk baş örtüsünün bu şekilde meydana geldiği bildirilmektedir.
Kadının hamilelik devri, ya da bir kaç yıl art-arda dünyaya getirdiği çocuklara
bakması gerekirdi. Bu devirde çocuğun, sadece anası var. Babası yoktur. Çocuğun
babası klandaki bütün erkeklerdi. Çünkü bu devir poligamiya devridir. Yani bir erkek bütün klan (komün) kadınları ve bir kadın da bütün
klan erkeklerine aitti. Poligamiya ve ya “çok kocalık ve çok kadınlılık” devri
adlanan beşeriyetin bu marhalesinde çocuk anasını tanıyarken, babasını tanıyamazdı.
Bu üzden kadınlar daha çok çocuklarla zaman geçirirlerdi. Art arda doğuran kadın
7-8 yıl mağarada ve çevresinde başını örterek zaman geçirmeliydi. Başını örten
mesul kadınların uzun zaman bir yerde yaşamaları iki büyük keşfe yol açtı.
Çünkü mağarada kadınların boş vakitleri olurdu ve bu boş vakitte çocuklara bakmakla
yanaşı bir işler de etmeliydiler. Bol zamanları vardı. Kadınlar avlanan hayvanların
yününden ve tüylerinden ip eğirmeyi keşfettiler. Çünkü uzun zaman bir yerde
oturmak onları el işlerine celp ediyordu. İp eğirmek tarihte büyük değişiklik
yaradan bir keşif idi. Bir de kadınlar ekinciliği keşfettiler. Yere attıkları
tohumların baharda bar verdiklerini gördüler ve buna devam etdiler. Bu şekilde
ip eğirme ve ekincilik kadınların keşfi olarak tarihe girdi. Bu keşflerle tarih
ve sosyal hayat alt-üst oldu. Bu iki keşif beşer tarihinin ilk sosyal inkılabını
yarattı. Komünlerin büyük toplumlara dönüşüp dillerinin gelişmesi de bu iki keşften
sonra ortaya çıktı. Soğuktan korunmak ve ekincilik hesabına nüfus arttı. Bir ülkeye
bağılılık duygusu da doğdu. Bu yüzden “ata dili” değil, “ana dili” gibi bir
anlayış da tarihe girdi. Çünkü klan hayatı devrinde erkekler uzakta-yakında avcılıkla
meşgul olarak mağaraya kıda getirereken, kadınlar şocukları büyütüyorlardı. Bu
gelişmelerin esasında kadınlar, daha doğrusu başlarını örten kadınlar durmuşlar.
Bu, tarihe feministik bir yanaşmadır.
Kadınların
bu keşfleri daş devri inkılabı için zemin oluşturdu. Kadınlar keşfettikleri
iplik eğirmeyi çocuklara öğrettiler. Akrabalık erkek soyundan değil, kadın
soyundan olduğu için bütün akrabalara bu meslek öğretiliyordu. Bu devirde kadın
iradesi ve yaratıcılığı daha önde olduğundan perestiş edilen allahlar kadına benzemektedir.
Allahlar erkek gibi savaşkan değil, kadın gibi mihriban, doğurgan ve öğretici.
Allahların intikamcı varlıklar olarak şekillenme zehniyeti sonraki devirlerde
meydana çıkacaktı. Milattan on bin yıl önce ilk taş devri inkılabı gerçekleşti.
Bu inkılabın esas yaratıcı enerjisi kadınların iktisadi hayatı kolaylaştırdıkları
keşfleri idi. Orta taş devri milattan altı bin yıl önce meydana çıkarak binyıllarca
devam etti. Bu devide bazı teknik inkılaplar ortaya çıktı. Nüfus hızla artarak
sosyal teşkilatlanma modeli alt-üst oldu. Öküz, su, rüzgar gibi enerji kaynaklarının
keşfi, kotan, hış, yel değirmanı, yelkenli gemilerin düzeltilmesiyle kadınların
tarihteki rolleri gerilemeye başladı. Çünkü bu ağır işlerde çalışmak için erkek
gücü gerekirdi. Daha eskiden var olan kadının bütün sosyal mevkileri erkeklerin
kontrolüne geçti. Kentleşme ve şehirleşme sınıfların yaranmasına ve menfaatlerin
karşı karşıya gelmesine yol açtı. Bu prosede kadınlar da tarla, hayvan, eşya,
... gibi erkeklerin şahsi mülklerine dönüştüler.
Tarihte
ilk feminist filozof olarak bilinen büyük matematikçi Pifagores olmuştur. Milattan
önce 6. yüzyılda Pifagores kendi derslerine oğlanları ve kızları bir yerde kabul
ediyordu. Pifagoresin derslerine katılan kadınların eski Yunanda büyük hürmetleri
vardı. Onlara “Pifagoresçi nezaketli kadınlar” diye lakap takmışlardı. Pifagoresin
esasını koyduğu bu kültür eski Yunanda başka filozoflar tarafından da
sürdürülmüştür. Yunanistanın mülayim ve bol sulu iklimi düşüncelerin inkişafına
ve hatta demokrasinin meydana çıkmasına imkan sağlıyordu. Platondan 200 yıl önce
Pifagores kadın-erkek eşitliği görüşünü savunmuştu.[1] Platonun
akademiyasına matematikçi kadınlar da eğitim alabiliyorlardı. Çünkü Platon da
Pifagores gibi kadın-erkek eşitliğine inanıyordu.[2] Eski
Yunanda oğlanlar için nazarda tutulan eğitim ve öğretim sistemi kızlar için de uygulanıyordu.
Kız ve oğlan gençler bir yerde jimnastik faaliyetleri eetmekteydiler. Genç kızlar
toplumda yarı çılpak dolaşsalar da, bir tecavüz olayı gibi durumlarla karşılaşılmıyordu.
Bu idmanlar bütünüyle oyun ve eğlence ile doluydu. Kötü niyet ve biloinçsizlikten
uzaktı.[3] Milattan
700 yıl evvel Hindistanda da kadın filozoflar ortaya çıktı. Günümüzde elimizde bulunan
“Opanişad”ların yazarlarından biri de Kargi adında Hintli bir kadındır.[4] Daha
sonra bütün platoncu felsefi akımlar kadın haklarını savunacaklardı.
7.
yüzyılda Muhammedin kitabı olan Kuranda kadınlar tüm tarihsel kazımlarından
yoksun bırakılarak erkeklerin cinsel objeleri gibi tanımlandılar. Kurana göre
bir erkek en az iki kadına eşittir. Aslında ise bir erkek Kurana göre en az 4
kadın ve savaşlarda eşya gibi ganimet olarak elde edilen sayısız cariyeye sahib
olabiliyor. Arap çöl ikliminin koşullarına göre şekillenmiş olan Muhammet
kadınların aşağılayan söylemnleri allah buyruğu gibi sunuldu. Yani allah adalet
yerine cinsiyetçi varlık olmuş ve erkekleri kadınlardan üstün olarak
yaratmıştır! Ayrıca yine de Kurana göre kadınlar tüm sosyal haklardan yoksun
bırakılarak evlerde hapis hayatına mahkum ediliyorlardı. Miras paylaşımında
adalet yerine cinsiyetçilik Kuran katından yeğleniyordu. Erkek kadının iki katı
mirastan pay alabiliyordu.
Avrupada
ilk feminist sosyolog Ferdrik Engels olmuştur. O, kadınların tarihteki rolleri
ve ailenin şekillenmesi konusunda büyük bilimsel araştırmalar yaptı. Rönesans
sonrası Avrupada kadınlar da kendi haklarının elde edilmesi yolunda uyanmaya
başladılar. Soylu ve burjua sınıflarda kadınlar rollerinin sınırlandırılmasını
kolayca kabul etmezlerdi. 17. yüzyılda Avrupada “mavi çoraplı” feminist kadınlar
hareketi başladı. Bunlar bütün imkansızlıklara rağmen okumuş kadınlardı. Bu kadınlar
edebi ve şiir geceleri düzenleyerek tüm kadınları sosyal işlere davet ettiler. Bunların
arasından siyasete katılanlar da oldu. Simgeleri mavi çorap giymek idi. Avrupada
sekülerizmin doğuşu kadınların özgürlükleri yolunda mucadele etmelerine büyük
imkan sağladı. 1789 yılında Pariste Byyük Burjua İnkılabı gerçekleşti.
Feodalizm devrildi. Bu inkılabın evrensel idealarından tesirlenen kadınlar da
oldu. Bir fabrikatör kızı olan Mari Wollstonecraft “Kadın haklarının doğrulması” adında Fransada
bir ilan yaydı. İlan yapraklarında “Kadınların kendi hakları yolunda bir inkılap
etmelerinin zamanı gelmiştir” diye bütün kadınları hakları yolunda teşkilatlanmaya
çağrıyordu.[5] Orta Çağın dinci öğretilerine göre kadının kilseye
girmesi, İncile dokunması yasaktı. Çoğu özgürlükçü kadınları cadılar diye kilsenin
emri üzerine ateşlerde yaktılar. Şimdiki İslam ülkelerinde kadını taşlayarak
öldürme tarzına benzer uygulamalar Avrupa Orta Çağında da olmuştur. Hiçbir din kadın
hakları üzerine açık bir beyanda bulunmamıştır. Kadın hakları tümüyle modern ve
ussal bir evrimin sonucudur.
19. YY feministleri çok büyük
başarılar elde ettiler. İlk defa olarak mühtelif eğitim kurumlarına girebildiler.
Bu çağda Edenburg üniversitesinin tıpp fakültesine kızların alınması büyük itirazlara
sebep oldu. Ülke itiraz gösterileriyle çalkalandı. 1888 yılında Uluslar Arası Kadınlar
Konseyi Vaşingtonda büyük bir toplantı düzenledi. Konseyin bildirgesinde deniliyordu
ki, kadınların esaretten kurtuluşu erkeklerin de adam gibi yaşamalarına yardım
edecektir.
Müslüman ülkeleri tarihinde kadınların hakkını
savunan ilk feminist filozof 12. yüzyılda İbn—i Rüşt olmuştur. İbn—i Rüşt kadının
fıtratını felsefi yönden irdelemiştir. Fiziksel güç göz önünde
bulundurulduğunda görünürde erkeğin kadından üstün
olduğu görünüyor, lakin çoğu sahelerde, özellikle sanat ve musiki sahelerinde erkekler
kesinlikle kadınların fıtri yetenekleri düzeyine ulaşamazlar. İbn—i Rüşt şöyle
yazar: Kadının yetenek kanatlarını bağlayan bağlar kırıldığında islam ülkeleri
gelişmeye başlayacaklar. Kadın özgürlüğü müslüman ülkelerinin birinci
sorunudur. Kadın et yığınından oluşan lezzet kaynağı değildir. Bizim dar görüşlülüğümüz
kadınların varsıl dünyalarını anlamamıza engel olmaktadır. Sanki kadın,
yalnızca çocuk doğurmak ve büyütmek için dünyaya gelmiştir. Kadınları kul düzeyine
indirmemiz bizi hayli güzelliklerden ve inceliklerden yoksun bırakmıştır. Bu
durum ayni zamanda kadınların akli olanaklarının bozulmasına yol açmıştır. Bu yüzden
de tarihte yüksek erdemli, zekalı kadınlarla karşılaşmamaktayız. Çünkü böyle kadınlar
ortaya çıktıklarında hemen nefesini keserek dört duvar arasına mahkum etmişiz. Kadınların
hayatı bitkilerin, otların hayatı gibi sona eriyor. Ancak kadın bitki değil,
insandır. Aklı, zekası ve yaratıcılık yeteneği olan insandır. Kadınların insan gibi
yaşamamaları onları erkeklerin yükü ve kulu haline getirmiştir. Bu da toplumun
ümidsizliğine ve "erdemli ülke”nin yok olmasına sebep olmaktadır. Çünkü
toplumun yarısından çoğu kadınlardan ibaret. Ancak onlar kendi zaruri ve ilkin ihtiyaclarını
giderebilmekten yoiksunlar. Kadınlar hayvanlar gibi erkekler tarafından besleniyorlar.
Bununla da kadınlar ne fikir, ne de maddi sahelerde hiçbir şey üretmeden,
yalnız tüketen bioloji yaratıklar ve hayvanlar sürüsü haline getirilmişler.
Bütün islam ülkelerinde bir tek okumuş ve düşünebilen kadınla karşılaşmamaktayız.
Kadınlar bu esaretten kurtulmalıdırlar.[6]
Güntay Gençalp
1996— Bakü
[3] Bertrand Russel, Qerb
felsefesinin tarihi, türkceye çeviren, Müemmer Sencer, s. 225.
[4] Will Durant, Medeniyetlerin
tarihi, s. 326.
[6] Hena Elfahuri—Halil Elcer, İslam
dünyasında felsefe tarihi, Arapçadan Farscaya çeviren: Abdulhemid Ayeti, s. 704.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder