9 Eylül 2019 Pazartesi

Feminizmin tarihi kökleri


Feminizmin tarihi kökleri
“Feminizm” sözünün fransızcaya 1837 yılında girdiği bilinmektedir. İlk feministler kadın problemini çözmek için yüzyıllar boyunca kadınların sosyal statülerini ve ya daha doğrusu statüsüzlüklerini incelemeye çalışmışlar. Feministlere göre, tarih ilmi tarafsı olmamış, erkek eksenli olarak bir duruş sergilemiştir. Böylece kadınlar tarihi araştırmalarda ikinci plana edilmişler. Sanki bilerekten kadının tarihteki rolünü görmek istememişler. Sanki tarihte kadın diye bir insan olmamış ve ya kadının tarihi prosede hiçbir rolü olmamıştır. Çünkü tarihte her zaman kaba güç aramışlar. Kaba güç yerine, estetik güç de aransaydı, kadınların da rolü ortaya çıkardı. Tarihçiler ve sosyologlar kadınların durumuyla ilgilendiklerinde bile, bu meseleye erkek merkezli bir bakış açısından bakmışlar. Avrupa merkezli feministler tarih ilmine büyük tesir gösterdiler. Feminist bir ölçüyle tarih nasıl incelenmeli ve ilk feminist şahsiyetler kimler olmuştur?
Tarihin avcılık devrinde erkekler ve kadınlar avcılık ederek iktisadi faaliyet gösterirlerdi. Bazi araştırmacılara göre baş örtüsü de ilk bu devirde ortaya çıkmıştır. Meselenin kökü beşeriyetin klan biçimi hayat tarzına dayanmaktadır. Klan şeklinde yaşayan insanların iktisadi kaynağı avçılık idi. Kadınlar da erkekler gibi çalışmak mecburiyetindeydiler. Lakin çağlar boyunca süren bu devirde insanların birbirleriyle irtibat kurmaları için diller henuz yoktu. Diller çok sonraki devrilerin tekamül neticesidir. Dilsiz irtibat devridir. Dilin hele olmadığı klanlar devrinde erkekler avlayıcı ve kadınlar avlanan avları toplayıcı olarak çalışıyorlardı. Baş örtüsü kumaşı falan da yoktu, çünkü insan hele iplik ve ip eğirmeyi, kumaş elde etmeyi bilmemektedir. Ancak kadınların hamileliklerinin son devri, çocuk doğurduktan sonra çocuğa bakmaları gibi bir mesuliyetleri vardı. Tabiat bu mesuliyeti kadınlara yüklemiş. Çünkü çocuk ana sütüyle büyür. Bu sorunu nasıl çözecektiler? Yeni doğurmuş kadın çocuğu mağarada bırakıp ava gidemezdi. Bu gibi durumları anladabilecek dil de hele yok idi. O zaman ne etmeliydiler? Bu vaziyette kadınlar avlanmış hayvanın derisinden baş örtüsü düzeltiyorlardı. Baş örtüsünün remzi ne idi? Hayvan deresi ile başını sarıyan kadına yardım etmek gerekirdi. Başını örten kadın ava çıkamazdı. Yardıma muhtaç olan kadınlar başlarını örter ve klan da bunu anlardı. Bu kadınların yardıma ihtiyaçlarının olduklarını klan bu şekilde anlardı. Sadece kadınlar değil, erkeklerde de hastalık durumlarında başlarını örterlerdi. Lakin kadınların sırf kadınlık durumlarından kaynaklanan çocuk doğurma, çocuğa bakma, ... kimi vaziyetleri daha yagın idi. Tarihte ilk baş örtüsünün bu şekilde meydana geldiği bildirilmektedir. Kadının hamilelik devri, ya da bir kaç yıl art-arda dünyaya getirdiği çocuklara bakması gerekirdi. Bu devirde çocuğun, sadece anası var. Babası yoktur. Çocuğun babası klandaki bütün erkeklerdi. Çünkü bu devir poligamiya devridir. Yani bir erkek bütün klan (komün) kadınları ve bir kadın da bütün klan erkeklerine aitti. Poligamiya ve ya “çok kocalık ve çok kadınlılık” devri adlanan beşeriyetin bu marhalesinde çocuk anasını tanıyarken, babasını tanıyamazdı. Bu üzden kadınlar daha çok çocuklarla zaman geçirirlerdi. Art arda doğuran kadın 7-8 yıl mağarada ve çevresinde başını örterek zaman geçirmeliydi. Başını örten mesul kadınların uzun zaman bir yerde yaşamaları iki büyük keşfe yol açtı. Çünkü mağarada kadınların boş vakitleri olurdu ve bu boş vakitte çocuklara bakmakla yanaşı bir işler de etmeliydiler. Bol zamanları vardı. Kadınlar avlanan hayvanların yününden ve tüylerinden ip eğirmeyi keşfettiler. Çünkü uzun zaman bir yerde oturmak onları el işlerine celp ediyordu. İp eğirmek tarihte büyük değişiklik yaradan bir keşif idi. Bir de kadınlar ekinciliği keşfettiler. Yere attıkları tohumların baharda bar verdiklerini gördüler ve buna devam etdiler. Bu şekilde ip eğirme ve ekincilik kadınların keşfi olarak tarihe girdi. Bu keşflerle tarih ve sosyal hayat alt-üst oldu. Bu iki keşif beşer tarihinin ilk sosyal inkılabını yarattı. Komünlerin büyük toplumlara dönüşüp dillerinin gelişmesi de bu iki keşften sonra ortaya çıktı. Soğuktan korunmak ve ekincilik hesabına nüfus arttı. Bir ülkeye bağılılık duygusu da doğdu. Bu yüzden “ata dili” değil, “ana dili” gibi bir anlayış da tarihe girdi. Çünkü klan hayatı devrinde erkekler uzakta-yakında avcılıkla meşgul olarak mağaraya kıda getirereken, kadınlar şocukları büyütüyorlardı. Bu gelişmelerin esasında kadınlar, daha doğrusu başlarını örten kadınlar durmuşlar. Bu, tarihe feministik bir yanaşmadır.
         Kadınların bu keşfleri daş devri inkılabı için zemin oluşturdu. Kadınlar keşfettikleri iplik eğirmeyi çocuklara öğrettiler. Akrabalık erkek soyundan değil, kadın soyundan olduğu için bütün akrabalara bu meslek öğretiliyordu. Bu devirde kadın iradesi ve yaratıcılığı daha önde olduğundan perestiş edilen allahlar kadına benzemektedir. Allahlar erkek gibi savaşkan değil, kadın gibi mihriban, doğurgan ve öğretici. Allahların intikamcı varlıklar olarak şekillenme zehniyeti sonraki devirlerde meydana çıkacaktı. Milattan on bin yıl önce ilk taş devri inkılabı gerçekleşti. Bu inkılabın esas yaratıcı enerjisi kadınların iktisadi hayatı kolaylaştırdıkları keşfleri idi. Orta taş devri milattan altı bin yıl önce meydana çıkarak binyıllarca devam etti. Bu devide bazı teknik inkılaplar ortaya çıktı. Nüfus hızla artarak sosyal teşkilatlanma modeli alt-üst oldu. Öküz, su, rüzgar gibi enerji kaynaklarının keşfi, kotan, hış, yel değirmanı, yelkenli gemilerin düzeltilmesiyle kadınların tarihteki rolleri gerilemeye başladı. Çünkü bu ağır işlerde çalışmak için erkek gücü gerekirdi. Daha eskiden var olan kadının bütün sosyal mevkileri erkeklerin kontrolüne geçti. Kentleşme ve şehirleşme sınıfların yaranmasına ve menfaatlerin karşı karşıya gelmesine yol açtı. Bu prosede kadınlar da tarla, hayvan, eşya, ... gibi erkeklerin şahsi mülklerine dönüştüler.
         Tarihte ilk feminist filozof olarak bilinen büyük matematikçi Pifagores olmuştur. Milattan önce 6. yüzyılda Pifagores kendi derslerine oğlanları ve kızları bir yerde kabul ediyordu. Pifagoresin derslerine katılan kadınların eski Yunanda büyük hürmetleri vardı. Onlara “Pifagoresçi nezaketli kadınlar” diye lakap takmışlardı. Pifagoresin esasını koyduğu bu kültür eski Yunanda başka filozoflar tarafından da sürdürülmüştür. Yunanistanın mülayim ve bol sulu iklimi düşüncelerin inkişafına ve hatta demokrasinin meydana çıkmasına imkan sağlıyordu. Platondan 200 yıl önce Pifagores kadın-erkek eşitliği görüşünü savunmuştu.[1] Platonun akademiyasına matematikçi kadınlar da eğitim alabiliyorlardı. Çünkü Platon da Pifagores gibi kadın-erkek eşitliğine inanıyordu.[2] Eski Yunanda oğlanlar için nazarda tutulan eğitim ve öğretim sistemi kızlar için de uygulanıyordu. Kız ve oğlan gençler bir yerde jimnastik faaliyetleri eetmekteydiler. Genç kızlar toplumda yarı çılpak dolaşsalar da, bir tecavüz olayı gibi durumlarla karşılaşılmıyordu. Bu idmanlar bütünüyle oyun ve eğlence ile doluydu. Kötü niyet ve biloinçsizlikten uzaktı.[3] Milattan 700 yıl evvel Hindistanda da kadın filozoflar ortaya çıktı. Günümüzde elimizde bulunan “Opanişad”ların yazarlarından biri de Kargi adında Hintli bir kadındır.[4] Daha sonra bütün platoncu felsefi akımlar kadın haklarını savunacaklardı.
         7. yüzyılda Muhammedin kitabı olan Kuranda kadınlar tüm tarihsel kazımlarından yoksun bırakılarak erkeklerin cinsel objeleri gibi tanımlandılar. Kurana göre bir erkek en az iki kadına eşittir. Aslında ise bir erkek Kurana göre en az 4 kadın ve savaşlarda eşya gibi ganimet olarak elde edilen sayısız cariyeye sahib olabiliyor. Arap çöl ikliminin koşullarına göre şekillenmiş olan Muhammet kadınların aşağılayan söylemnleri allah buyruğu gibi sunuldu. Yani allah adalet yerine cinsiyetçi varlık olmuş ve erkekleri kadınlardan üstün olarak yaratmıştır! Ayrıca yine de Kurana göre kadınlar tüm sosyal haklardan yoksun bırakılarak evlerde hapis hayatına mahkum ediliyorlardı. Miras paylaşımında adalet yerine cinsiyetçilik Kuran katından yeğleniyordu. Erkek kadının iki katı mirastan pay alabiliyordu.  
         Avrupada ilk feminist sosyolog Ferdrik Engels olmuştur. O, kadınların tarihteki rolleri ve ailenin şekillenmesi konusunda büyük bilimsel araştırmalar yaptı. Rönesans sonrası Avrupada kadınlar da kendi haklarının elde edilmesi yolunda uyanmaya başladılar. Soylu ve burjua sınıflarda kadınlar rollerinin sınırlandırılmasını kolayca kabul etmezlerdi. 17. yüzyılda Avrupada “mavi çoraplı” feminist kadınlar hareketi başladı. Bunlar bütün imkansızlıklara rağmen okumuş kadınlardı. Bu kadınlar edebi ve şiir geceleri düzenleyerek tüm kadınları sosyal işlere davet ettiler. Bunların arasından siyasete katılanlar da oldu. Simgeleri mavi çorap giymek idi. Avrupada sekülerizmin doğuşu kadınların özgürlükleri yolunda mucadele etmelerine büyük imkan sağladı. 1789 yılında Pariste Byyük Burjua İnkılabı gerçekleşti. Feodalizm devrildi. Bu inkılabın evrensel idealarından tesirlenen kadınlar da oldu. Bir fabrikatör kızı olan Mari Wollstonecraft “Kadın haklarının doğrulması” adında Fransada bir ilan yaydı. İlan yapraklarında “Kadınların kendi hakları yolunda bir inkılap etmelerinin zamanı gelmiştir” diye bütün kadınları hakları yolunda teşkilatlanmaya çağrıyordu.[5] Orta Çağın dinci öğretilerine göre kadının kilseye girmesi, İncile dokunması yasaktı. Çoğu özgürlükçü kadınları cadılar diye kilsenin emri üzerine ateşlerde yaktılar. Şimdiki İslam ülkelerinde kadını taşlayarak öldürme tarzına benzer uygulamalar Avrupa Orta Çağında da olmuştur. Hiçbir din kadın hakları üzerine açık bir beyanda bulunmamıştır. Kadın hakları tümüyle modern ve ussal bir evrimin sonucudur.  
19. YY feministleri çok büyük başarılar elde ettiler. İlk defa olarak mühtelif eğitim kurumlarına girebildiler. Bu çağda Edenburg üniversitesinin tıpp fakültesine kızların alınması büyük itirazlara sebep oldu. Ülke itiraz gösterileriyle çalkalandı. 1888 yılında Uluslar Arası Kadınlar Konseyi Vaşingtonda büyük bir toplantı düzenledi. Konseyin bildirgesinde deniliyordu ki, kadınların esaretten kurtuluşu erkeklerin de adam gibi yaşamalarına yardım edecektir.
Müslüman ülkeleri tarihinde kadınların hakkını savunan ilk feminist filozof 12. yüzyılda İbn—i Rüşt olmuştur. İbn—i Rüşt kadının fıtratını felsefi yönden irdelemiştir. Fiziksel güç göz önünde bulundurulduğunda görünürde erkeğin kadından üstün olduğu görünüyor, lakin çoğu sahelerde, özellikle sanat ve musiki sahelerinde erkekler kesinlikle kadınların fıtri yetenekleri düzeyine ulaşamazlar. İbn—i Rüşt şöyle yazar: Kadının yetenek kanatlarını bağlayan bağlar kırıldığında islam ülkeleri gelişmeye başlayacaklar. Kadın özgürlüğü müslüman ülkelerinin birinci sorunudur. Kadın et yığınından oluşan lezzet kaynağı değildir. Bizim dar görüşlülüğümüz kadınların varsıl dünyalarını anlamamıza engel olmaktadır. Sanki kadın, yalnızca çocuk doğurmak ve büyütmek için dünyaya gelmiştir. Kadınları kul düzeyine indirmemiz bizi hayli güzelliklerden ve inceliklerden yoksun bırakmıştır. Bu durum ayni zamanda kadınların akli olanaklarının bozulmasına yol açmıştır. Bu yüzden de tarihte yüksek erdemli, zekalı kadınlarla karşılaşmamaktayız. Çünkü böyle kadınlar ortaya çıktıklarında hemen nefesini keserek dört duvar arasına mahkum etmişiz. Kadınların hayatı bitkilerin, otların hayatı gibi sona eriyor. Ancak kadın bitki değil, insandır. Aklı, zekası ve yaratıcılık yeteneği olan insandır. Kadınların insan gibi yaşamamaları onları erkeklerin yükü ve kulu haline getirmiştir. Bu da toplumun ümidsizliğine ve "erdemli ülke”nin yok olmasına sebep olmaktadır. Çünkü toplumun yarısından çoğu kadınlardan ibaret. Ancak onlar kendi zaruri ve ilkin ihtiyaclarını giderebilmekten yoiksunlar. Kadınlar hayvanlar gibi erkekler tarafından besleniyorlar. Bununla da kadınlar ne fikir, ne de maddi sahelerde hiçbir şey üretmeden, yalnız tüketen bioloji yaratıklar ve hayvanlar sürüsü haline getirilmişler. Bütün islam ülkelerinde bir tek okumuş ve düşünebilen kadınla karşılaşmamaktayız. Kadınlar bu esaretten kurtulmalıdırlar.[6]
Güntay Gençalp
1996— Bakü


[1] Will Durant, Medeniyetlerin tarihi, s. 792. 
[2] Will Durant, Medeniyetlerin tarihi, s. 1045.
[3] Bertrand Russel, Qerb felsefesinin tarihi, türkceye çeviren, Müemmer Sencer, s. 225.
[4] Will Durant, Medeniyetlerin tarihi, s. 326.
[5] Will Durant, Medeniyetlerin tarihi, s. 5751.
[6] Hena Elfahuri—Halil Elcer, İslam dünyasında felsefe tarihi, Arapçadan Farscaya çeviren: Abdulhemid Ayeti, s. 704.

Hiç yorum yok: