8 Ocak 2021 Cuma

Hamit Addulsamet

Faşizm ve islam— bir çift tutarsızlık

Faşizm bir tür “politik din”dir. Faşistler mutlak hakikate sahip oldukları imanındalar. Faşizm pramidinin başında asla hata yapmayan karizmatik lider durmaktadır. Bu lidere ulusu birleştirme ve düşmanları yok etme gibi kutsal bir görev verilmiştir! Faşizm ideolojisi yandaşlarına hınç ve öfke zehiri yedirir. Dost ve düşman olarak dünyayı iki kısma ayırır. Karşıtlarını öç alıcı yöntemlerle tehdit eder. Bu ideoloji modernite, aydınlanma, marksizm ve Yahudilere karşı kendisini öfkeyle donatmıştır. Militarizmi ve ölümü övüp durar.

Üstteki söylenenlerin hepsi islam söylemleriyle örtüşmektedir. Özellikle geçen yüz yılın başlarında faşizmle eş zamanda aktifleşen politik islam faşizmin bir kopyasıdır. Faşizmin tüm bu söylemlerini İhvan-ul müslimin programlarında görmek mümkündür. Hasan Bennanın kurucusu olduğu İhvan tüm bu söylemleri kabullenerek kendi politik amacına dönüştürmüştür. Yaklaşık Benito Mussolini ile eş zamanda Hasan Benna islamın faşist söylemlerini güncelleştirmiştir. Hasan Benna islami faşizm söylemleriyle eski islam ihtişamını (!) ihya etmek niyetindeydi. Yalnız müslümanlar şunu anlayamıyorlar ki, eski islam nostaljisi ile batının uygarlık düzeyi ötesine geçemezler. Müslümanların Batıya karşı öfkeli oluşlarının da nedeni bu. Eski nostaljiler müslümanları güçlendiremiyor, daha da güçsüzleştiriyor. Aslında Batıya karşı öfkenin sebebi Batı uygarlığı karşısında aşağılık kompleksine kapılmaktan başka bir şey değildir. Müslüman zihin bu acı gerçeği anlıyamıyor. İşte bu gerçeği anlamama ve eskiye dönük zihniyetle yaşama çağımızda yeni bir faşizmin doğmasına olanak sağlamış: İslam faşizmi.


Başlangıç döneminde faşizmin temelleri

Simgebilimci ve filozof Umberto Eco “Dört etik araştırma” adlı kitabında başlangıç döneminde faşizmin on dört özelliklerini belirtmektedir. Bu özelliklerden biri aşırı dozda “sünneti kutsama ve putlaştırma” eğilimidir. “Sünneti kutsama ve putlaştırma” ilkesine göre, “artık hiçbir yenilik ve gelişme olamaz, çünkü “doğru” olan eskide kalmıştır. Dolayısıyla, düşünme ve öğrenmeye de gerek yoktur. Sorgulama ve eleştirmeye ise hiç gerek yok. Önemli olan taşlaşmış sünnete ve onun söylemlerine sıkıca sarılmaktır.” Ya da “Allahın ipine sarılarak kopmamaktır.” “Sünneti kutsama ve putlaştırma” islami düşünmenin temel sütunlarından biridir. Çünkü Kuran bütün bilim ve bilgileri içermektedir. Öyle ise Kuran sorgulanamaz, eleştirilemez. Kuran her tür eleştiri ve sorgulama karşısında savunulmalı ve sorgulamalara karşı uygun fırsatlarda saldırılmalıdır. Politik islam için bu zihniyet malzeme sunmaktadır. Çünkü bu dokunulmazlığı kendi rehberi olarak kabul etmiş bulunan siyasi islam kendisini tanrısal bir görevle yükümlü buluyor. Bu yükümlülük zaman ve mekan ötesi olduğundan onun realizasyonu gerekmektedir. Kuran üzerine her tür modern tefsire müslümanların karşı çıkmalarının ana nedeni de budur. Bütün modernite söylemlerini Kurana karşı tehdit olarak görürler. Müslüman kamuoyunda kaynaşan batı karşıtlığının temel nedeni de bu. Çünkü allah emirleri insanlar tarafından değiştirilemez, farklı yorumlarla saptırılamaz. Aslında müslümanlar için Kuranın tüm hükümlerinin uygulanıp uygulanmaması da önemli değil. Önemli olan değişime karşı çıkacak olan imanı muhafaza etmektir. Sürekli değişmekte olan bu dünyada bir müslüman Kuran hükümlerine göre nasıl yaşayabilir? Müslüman toplum için modernite hakiki imandan uzaklaşmaktan başka bir şey değildir.

Eco´ya göre modernite ve aydınlanmaya karşı düşmanlık faşizmin ana özelliklerinden biridir. Sorgulamaya karşı çıkma, erkek eksenli düşünme ve davranma, yabancıyı düşman olarak tanımlama, cinsel ayrımcılık faşizmin diğer özelliklerinden sayılmaktadır. Faşizm düşünsel divaneliğini öylesine kurmuş, kurumsallaştırmış ki, “başka”sının ona karşı sürekli tuzak kurduğunu zanneder. Bu da “başka”sından öç alma dürtüsünü onda pekiştirir. Artık mücadele iyi bir yaşam için değil, mücadele “beka” için yorumlanır. Tüm bunları islamın ve cihatçıların da geçmişlerinde ve metinlerinde gözlemlemekteyiz. İslamdaki “cihat” sadece kendini savunma aracı değildir. Ömrünün sonuna denli müslümanın itbarını koruyan bir olgudur. Cihat inancına göre sonuçta dünya egemenliği sağlanmış olacak, bütün düşmanlar, yani “başka”ları ve kafirler yok edileceklerdir.

Başka bir örneği de bu çerçevede değerlendirmek mümkündür: Faşizm ve islamcılık, “gecikmiş ulusların” hastalıklarıdır. Bu hasta uluslar içten çökmek üzere iken eski “muhteşem” tarihlerini yeniden tekrarlamak isterler. Faşizm Avrupada yaygınlaşmadan önce İtalyada meydana çıktı. Neden İtalyada? Çünkü bu ülke faşizmin ortaya çıktığı devirde kendi bütünlüğünü kurmak peşindeydi. Siyasi partiler aşırı karşıt görüşteydiler. İtalayanlılar Birinci Dünya Savaşı bitiminde 1919 yılındaki barış antlaşmasıyla kandırıldıklarını düşünüyorlardı. Ekonomi tamamen çökmüştü. Bolşevik devrimden dolayı ortaya çıkan korku İtalyayı sarmıştı. Ayrıca, ülke köklü biçimde katolikti. Mutlak hakikata sahip olduğunu savunan güçlü kilse görüşü politikaya yansımıştı.

İngiltere ve Fransa gibi ülkeler uzun zamandır bir devlet çatısı altında ulusal bütünlüklerini sağlamışlar. 19. yüzyılda ve 20.yy başlarında ulusçuluğun ortaya çıktığı bir devirde bu ülkelerde de faşizm belirtileri gözükmeye başladı. Yalnız yüksek siyasi kürsülere yükselemediler. Fransız tarihçi Ernest Nolte bu konuda şöyle düşünmektedir ki, 1898 yılında temellendirilen “Katolik militarizm” hareketi İtalya ve Almanya´da faşizmin ortaya çıkmasına örnek oluşturmuştur. Bu faşistik hareket kilsenin görüşüne dayanarak modernitenin doğumunu önlemek toplumu hırıstyan-muhafazakar düzene sürüklemek istemişti. Yalnız bu hareket toplum tarafından destek bulamaz oldu. Sonunda Almanyanın Fransayı işgal etmesiyle bu hareket de Pariste yok oldu. Faşizm İngilterede de buna benzer yazgı yaşayarak yükselemedi.

Yalnız gecikmiş uluslar olarak İtalya ve Almanyada faşizm alevlenmeye başladı. Bu iki ülkede faşizm devlet olanaklarını ele geçirerek kitleyi yönlendirmeyi başardı. İtalya faşizmini Mazzini ve Garibaldi´nin 19. yüzyılda başlattıkları hareketin süreğenliği olarak görmek mümkündür. Alman faşizmi de bir fetret ve karmaşa döneminin ürünüdür. Birinci Dünya Savaşında Almanyanın yenilgesinin öcünü almak amacıyla faşizm politikayı ele geçirdi.

Çaresizlik ve güçsüzlük karşısında faşistik görüşlere sarılmayı islamcı hareketler örneklerinde de görmek mümkündür. Müslüman ülkelerinin çoğu faşizmin doğduğu Almanya ve İtalya psikolojisi içinde gömülüler. Diktatörlüklerle yönetilen müslüman ülkeler moderniteye karşı çok ihtiyatlılar. Bu yüzden islamcılık tam da bu diktatörlüklere aşırı bir seçenek olarak ortaya çıkıyor. Çünkü islamın kaynakları aşırılığı, agresifliği, ebedi savaşı ve diktatörlüğü ona inananların imanları ve psikolojik refleksleri haline getirmekteler. “Cihat” son zamanlar uydurulan bir sözcük değildir. İslamın ana kaynaklarında geçer ve içeriği de tamamen net bir şekilde açıklanmıştır. Bu açıklamaya göre ebedi savaş ve şiddet uğruna ölenlerin o tarafta ödülleri var, bu taraftaki ödülleri de kazandıkları takdir de yenilmişlerin mal, mülk ve tüm aile bireyleridir.

Enest Gellner ve Ernest Nolte´ye göre 20. yüzyılda faşizmden ve bolşevizmden sonra moderniteye karşı çıkan en büyük agresif direniş ve hareket islam tarafından gerçekleşmiştir. Elbette bu her üç modernite düşmanı hareketler (faşizm, bolşevizm, islam) moderniteye karşı çıktıkları zaman bile, onun imkanlarından da yararlanmışlardır. Lakin modernitenin aydınlanmacılığına karşı savaşmaktan da kendilerini alı koymamışlar. Akıl, bireysel özgürlük, bireysel düşünme, bireyselik, insan hakları, kişinin bedensel güvenliği, görüş azatlığı, medya özgürlüğü faşizm, bolşevizm ve islam tarafından tehlike olarak nitelenmişlerdir. Köylü topluluklardan şehir topluluğuna geçiş eski cemaatlerin yapı sökümleriyle ortaya çıkmıştır. Bu köylü kültür yapılarındaki kültürel dokular faşizmin, bolşevizmin ve islamın esin kaynakları olmuşlardı. Faşizm, bolşevizm ve islam köylülük kültürü nostaljisinden bir efsane, bir mitoloji üretmişlerdir. Bu mitolojiyi şehir hayatı içinde yerleştirmeye çalışmışlardır. Şehir yaşamına karşı düşmanlık faşizmin, bolşevizmin ve islamın ortak söylemleri olmuştur. Bolşeviklere göre şehir proletaryatın sömürüldüğü mekandır. Faşistler için Berlin eski değerlerin çöktüğü şehirdi. İslam için şehirler islam ahlakının çöktüğü günah merkezleridir. Faşistler, bolşevikler ve islamcılar iktidarı ele geçirdiklerinde tüm ülkeyi açık bir zindana dönüştürdüler. Çeşitlilik birliği bozan tehlike olarak nitelendi. Şiddet, terör ve işkencelerle toplumsal birlik ve bütünlüğü sağlamayı tarihsel görev olarak tanımladılar. Yalnızca ve yalnızca tek bir ideoloji hakikatin simgesi olarak itibarlı sayıldı: Faşizm, bolşevizm ve islam. Farklı düşünenler düşmanlar olarak yok edilmeliydiler. Dış güçler diye hayali düşman simgesi uydurdular. Ülkede farklı düşünenleri dış güçlerin uzantısı olarak yok ettiler. Sanki mevhim dış güçlerle ülke savaş halindeymiş gibi propaganda yaptılar. Yahudiler faşistlerin düşmanları olarak sunuldu. Bolşeviklerin düşmanları zamanla değişebildi. Önce naziler, sonra Batı demokrasisi bolşevizmin düşmanı olarak belirlendi. İslam için üç nev düşman belirlendi: 1- Dış düşman olarak Batı. 2- Komşu düşman olarak İsrail. 3- İç düşman olarak laiklik ve sekülerizm. İran, Sudan, Nicerya, Sumali ve Gazze örneklerinde olduğu gibi islam faşizmi iktidarı ele geçirdikten sonra hunhar diktatörleri iş başına getirdi. İslam faşizmi iktidarı kaybettiğinde de terörizme dönüşerek ülkeyi yerbir ediyor. Bu tehlike şu an iktidarı ele geçiren İhvan örneğinde Mısırı da tehdit etmektedir.



Hiç yorum yok: