8 Ocak 2021 Cuma

Sevan Nişanyan

 Sevan Nişanyan bey efendiyle Osmanlıca üzerine diyaloğumuz.

(Bir arkadaş beni de etiketleyerek Nişanyanın yazısını paylaşmıştı. Ben de görüşümü bildirdikten sonra Nişayan cevap yazmıştı. Hepsini burada paylaşıyorum. Gerekli olabilir)

******

OSMANLI'NIN ELİT DİLİARAPÇA VE FARSÇA İKEN, NEDEN TÜRKÇE YAYGIN KONUŞULAN DİL OLMUŞTUR?

Tersini sormak daha mantıklı...

Türkiye'de tam ayrıntısını bilmediğimiz bir takım olaylar sonucunda, 1300 yılıtarihinden itibaren Türkçe müslüman halkın büyük çoğunluğu arasında konuşulan egemen, hatta tek dil olmuştur, Fırat'ın batısında kalan kısımda. Yani Ege denizi ile Fırat, kuzeyde Erzurum'a kadar olan bölgede. Bir de batıda Rumeli tarafında Türkçe konuşulmuş halk arasında. Bu bildiğimiz bugün konuştuğumuz dilden çok farkı olmayan Türkçe. (...)

Fakat eğitim, kültür, yazıdili olarak Türkçe, aşağı yukarı 1450'lerden/İstanbul'un fethinden itibaren yazıdili olarak Türkçe kullanılmamış. Eski toplumlarda bu normal bir şeydir. Cok toplumda böyledir. Fransa'da Latince idi. İngiltere'de de önceleri Fransızca, sonralarıLatince idi, ta Ortaçağı'n sonlarına kadar. Eski İran devletinde de böyledir, eski bir sürü devlelerde bu böyledir. Çünkü yazı dili küçük bir azınlığın mülküdür. Yani herkes yazı öğrenecek diye bir şey yok. Elit sınıfın işidir yazı bilmek, yazı kullanmak, yazı ile iletişmek; sıradan halkıilgilendiren bir konu değil, seçkinlerin bir ayrıcalığı, bir sanat yazı dili. Bu sanatı Arapça veya Farsça olarak öğretmek gerektiğine kanaat getirmişler. Çok basit bir nedenle: ÇünküArapça ve Farsca, Türkçe ile kıyaslanamayacak kadar zengin bir yazı geleneğine sahip, yani bir kültüre sahip; sözlükleri var, gramerleri en ince detayına kadar incelenmiş tonla literatürü var arkada, kütüphaneler dolusu kitap var. Dolayısıyla Osmanlı Devleti'nde tek yaygın eğitim kurumu olan Medrese'de -ki medrese eğitimi de son derece kalıp bir eğitimdir, yani yüzyıllardan beri süren bir gelenekleri olan bir eğitimdir-, Medrese eğitimi Arapça olarak verilmiş. (...)

Farsça, en elit tabakaya, çok küçük azınlığa özgü bir edebiyat dili, yüksek kültür dili olarak öğretilmiş; fakat yaygın eğitim, yani bütün taşrada da, kasaba ve şehirlerde vasatın üstünde yeteneği olup da, devlet hizmetine girme potansiyeline sahip olan gençler medreseye gitmişler ve Arapça öğrenmişler. Elbette ki eğer senin yazı dilin Arapça ise, kültür dilin, okul dilin Arapça ise, kültürlü bir insanıcahilden nasıl ayırt edilir biliriz; Okumuş... Cümle arasına Arapça sözler, deyimler sıkıştırmasıyla anlayacağız. Sık sık "Ya kardeşim bu sözünde Türkçesi nedir ki, olmaz ki bunu Türkçe anlatamazsın ki" triplerine girecekler, ha okumuş insan olduğunu anlayasın. Bugün İngilizce'nin rolüne ise, o dönemde de Arapça ve Farsça'nın rolübu.

Ne olmuş.. yani efendiden bir insanı, sıradan köylüden ayıran şey, bu iki dile hakimiyeti olmuş.

O dönemin şartları böyle.

***

Ülgen Tölge:

"Cok toplumda böyledir. Fransa'da Latince idi. İngiltere'de de önceleri Fransızca, sonraları Latince idi,..." Yanlış karşılaştırmadır. Çünkü Fransızca ve ingilizce zaten latin kökenli diller. Osmanlıda çoğunluk halkın ve ordunun dilinin türkçe olması, ama yönetim kesimin Türkçe karşıtı olmalarını ben anlayamıyorum ve yadırgıyorum. İngilizce ve Fransızca latince ile kökensellik ilişkileri var, Türkçenin Farsça ve arapça ile öyle bir ilişkisi yok. Çok tuhaf.

***

Sevan Nişanyan:

Ülgen Tölge, bütün paragrafta doğru olan BİR ifade var:

"ben anlayamıyorum"

***

Sevan Nişanyan:

İngilizce Latin kökenli bir dil değildir, bu BİR. Olsa da fark etmez çünkü Fransızca, Latince ve İngilizce ayrı dillerdir, konuşanlar tarafından 'yabancı' olarak algılanır, bu İKİ. I. Edward zamanında kültür dilinin Fransızcadan Latinceye döndürülmesi ne kadar büyük bir devrimdi, bunları bilmeyince boş boş konuşmak kolay tabii.

Macaristan'da meclis müzakereleri ve kanunlar 19. yy'a dek Latince idi. Hindistan'da yönetim ve edebiyat dili 19. yy sonuna dek tamamen yapay ve yabancı bir dil olan Urdu dili idi. Bizans devletinde 7. yy'a dek hukuk ve idare dili Latince idi. İslamöncesi İran'da divan dili Aramice idi. Kırk çeşit ayrı dil konuşulan Çin'de ortak yazı dili bir kuzey lehçesinin yapay olarak geliştirilmiş şekli olan Mandarin idi.

Eski devirde YAZI DİLİ toplumun yüzde birinden azını ilgilendiren bir uzmanlık alanı, bir meslek aracı. Neden halkın dili ile bir olsun ki? Ne gereği var? Ne faydası var? Tam tersine, halkın dilinden ayrı olması her açıdan tercih edilmiş.

***

Ülgen Tölge:

Sevan  beyin ne denli Farsçası vardır bilmiyorum. Ama Osmanlıca denilen yapay dil gramer olarak Farsça ve söz hazinesi de Farsçadan alınmıştır.Arapçadan alınmış sözler ya yok, ya da ender sözler olabilirler. İçinde arada Türkçe sözler, ya da ekler de bulunur. Ama dil bilgisi açısından Farsçadır. Arapçadan söz almak yerine, Arapça sözleri Farsça üzərindən almalarının da sebebi vardı. Çünkü Osmanlı, özellikle İstanbula taşındıktan sonra zevk-u sefa dili Farsça olmuş, Farsça söz dağarcağı olmuştur. Fars edebiyatında oturuşmuş ve belli edebi ve zevk simgelerine dönüşen Arapça sözler vardı. Osmanlı sarayı yaratıcı bir konumda değildi, var olanları özümserlerdi. Osmanlı sultanları şiirleri Farsçadan ya çalıntı, ya iktibas, ya da tahrifir. Bunun dışında eğitim dili Farsçadır. Örneğin Fuzulinin eğitim dili Farsçadır. Arapçayı da önce Farsçayı öğrenip sonrasında Farsça üzərindən Arapçayı öğrendiği gözüküyor. Çünkü Türkçesi tamamen günümüz İran Türklerinin yazdıkları aruz ölçütleri gibi Ana dili Türkçe, ama eğitim dili Farsça olan bir şairin yazdığıdır yapıtları. Bunun tek sebebini 9. yy sonrası Farsçanın büyük fedakarlıkla Horasan estetik yapıtların diline dönüşmesine bağlıyorum. Çünkü 9. YY öncesi Farsçanın kaynağı yok. Tüm edebiyatşünaslık bilimi Farsça yazmanın Seffar döneminden başladığını, Saamaniler döneminde hız kazandığını belirtirler. Kaynaklar da öyle gösterir. Farsçanın bünyesinde herkesin anlayabilecek Arapça sözleri yerleştirme eylemi de bu devirden sonra başlar. Nitekim Farsça edebiyatın söz dağarcığıyla Medrese kitaplarının söz dağarcıkları farklı, hala da farklı. Dolayısıyla Osmanlıca Farsların bu tecrübesini özümsemiştir. Çünkü bu tecrübe sarayın dünyevi zevki için yatkındı. Osmanlı şairlerin Arapça şiir yazmamalarının da sebebi buydu. Çünkü islam Arapçayı çok denetim altına almıştır. Sultanlar zevk ve lezzet algılarını Arapçayla yazamazlardı. Arapçada var olan dinsel tabular Farsçada büyük ölçüde kırılmıştı. Ama Osmanlının neden Türkçeyi, ya da Anadoluda yaygın olan diğer yerli dilleri bırakıp ve ülkesinde hiçbir temsilcisi olmayan Farsçayı yeğlemesi tuhaf. Yunanca, Ermenice de Farsçada olan saray dili olma özellikleri yok mu acaba? Yani islam sonrası saraylarda hizmetçi, şarap sunucular falan genelde Ermenilerken, Ermenice, ya da başka dil neden yadırganmıştır? Sunduğunuz örneklerle bunu açıklamamaktadır. Çinde, ya da diğer örneklerde neler olmuş o konuda bilgim yok. Ama o örnekler bu durumun doğruluğunu göstermez. Ayrıca o dillerde de Osmanlının Farsça yazdığı denli edebiyat ve tarih bilgileri oluşmuş mu acaba? Will Durant´ın "The story of civilization" kitabında Osmanlının kuruluşundan çöküşüne denli 2200 cilt, yalnızca Farsça divan yazıldığı belirtilmektedir. Bu divanların bir kısmını ben okudum. Özellikle Kanuni, Yavuz Selim ve diğerlerini. Binlerce tarih ve macera kitapları da yazılmıştır. Farsçayı bu denli derinlemesine nasıl yazı dili olarak öğrenmişler? Çünkü Farsça alfabe fonetik değildir ve sadece Fars alfabesini öğrenmek en az 8-9-10 yıl zaman alabiliyor. Üstte sunduğunuz dillerin de böyle alfabe sorunları var mı? Evet, Farsça Osmanlıda kulak dili asla olmamıştır. Yani Farsça yazabilseler de, konuşmakta zorlanırdılar. Farsça şu an İrandaki Türkler örneğinde olduğu gibi göz dili olmuştur. Çünkü Farsça konuşulacak ortam olmamıştır ve dil işitilerek musikisini sergiler, yazılarak değil. Bu yüzden de Osmanlı, şehnamelerini yazdırtmak için Osmanlı sultanları Horasandan ana dilleri Farsça olan şairler idhal etmişlerdi. Horasandan getirilerek bolca cariye ve altınla temin edilen şairlerin birinin soyunda Türk kimliği keşfedildiğinde de onu hemen saraydan kovalıyorlar. Anlattığınız örneklerde de bu denli binlerce edebiyat yazılmış mı bilmiyorum. Ama Osmanlının böyle bir sapıklıkta bulunmasını tuhaf buluyorum. Ayrıca, Fransızca latin kökenli dil ve ingilizcenin söz dağarcığının çoğu latince olduğu belirtilir. Bu arada fırsattan yararlanarak değerleri çalışmalarınızı uzun zamandan beri ilgiyle izlediğimi de belirtmek isterim.

***

Sevan Nişanyan:

Sevan Beyin Farsçası kısıtlıdır fakat bu konuda yargıda bulunmaya yetecek düzeydedir. Sizin Osmanlıcanız hiç yok korkarım.

***

Ülgen Tölge:

Değerli Sevan  bey, benim Osmanlıcam iyidir. Çünkü yüzlerce şiir ezberbilirim Osmanlıca. Örneğin Fuzulinin gazellerinden "Leyla ve Mecnun"undan çoğunu ezberim. Kanuninin de gazellerin bilirim. Bakinin de diğerlerinin de. Osmanlıca Türkçeyi katl etmiştir diye düşünüyorum. Farsçayı yüceltmiştir. Bunun sebebini anlatmam için aruz üzerine konuşmamız gerek. Osmanlı dönemindeki aruz Karahanlı dönemindeki aruz değildir. Biliyorsunuzdur ki, 9. yy sonrası Arapça, Farsça ve çok küçük boyutta kısmen Türkçenin de estetik ölçüsü aruz olmuştur. Yani Ebureyhan Biruninin "Ahmet Ferahidi aruzu Hindistandan alıp şiirin ölçütü haline getirdiği" şeklinde ifade ettiği günden beri aruz islam doğusunun dilidir. Arapça ve Farsça aruzun kendi yasaları vardır. Aruzu Türkçeye ugunlaştırma Karahanlıda başladı. Ama Osmanlıda bu istek hiç olmadı. Fars aruzu kullanıldı. Aslında 9. yy sonrası estetik gelişmelerin içeriğini anlamak için aruzu bilmek ve aruzun şiir ve musikideki etkisini anlamak şarttır diye düşünüyorum. Çünkü şiir hem yükseltici ve hem de yok edici özelliğe sahip. Osmanlı aruzunda kullanılan Türkçe sözler kendi doğal fonetik özelliklerinden saptırılmıştır. Çünkü Farsça aruzu özümsenmiş ve Türkçe sözcükler o aruz ölçüsünde kullanıldığından imale ve zihaf adı altında türkçe sözler deforma edilmişler. Bunları yüzlerce örneklerle ispatlayabilirim.

***

Ülgen Tölge:

Osmanlıca üzerine ben bilgilerimi paylaşmak isterim. "Osmanlıcayı biliyorum" gibi bir savda bulunanlar bile Osmanlıcayı dil bilgisinin bütünlüğü anlamında bilemezler. Dikkat etmişim de, Osmanlıcılar, Osmanlı nostaljisi ile yaşayanlar ve Osmanlıcayı kutsayarak iyi biliyorum gibi bir savda bulunanlar bile Osmanlıcayı bilemiyorlar ve bilemezler. Kimse Osmanlıcayı bilemez.

Sevan Nişanyan  bey efendi bu konuda ne düşünür acaba? Şimdi görüşlerimi açıklayacağım. Dil bilmenin 4 koşulu vardır: 1- O dilde konuşabilmek. Osmanlıcayı çocuk yaşlarda öğrenmeyen kişi o dilde fikirleşemez, fikirleşemediği için de konuşamaz. 2- O dilde konuşanı anlayabilmek. Osmanlıca söz dağarcığını beyninde ve belleğinde çocuk yaştan hazır olarak taşımayan kişi konuşanı anlayamaz. Bu söz dağarcığı olgun yaşlarda hafızaya eklenemiyor. 3- O dilde yazabilmek. Yazabilmek alışkanlık gerektir. Düşüncenin hızıyla yazabilmek de çocuk yaştan itibaren o alfabeyle yazma alışkanlığını gerektirir. 4- O dilde okuyabilmek. İşte Osmanlıcayı biliyorum söyleyenler sadece bu bölümü başarmaktalar. Çünkü bu bölümü olgun yaşta da öğrenmek mümkündür. Okumak kolay olabilir. Okuyup ve fırsat olduğunu için düşünerek anlamak mümkün olabilir. İlk iki koşul kulak dili ve sonraki ikisi de göz eylemidir. Doğa ürünü olan her dil kulak ve göz eylemlerine uyumlu olurlar. Osmanlıca bir doğa ürünü olmadığından grameri yoktur. Grameri olmayan dili yalnızca 7-15 yaş arasında 4 dil koşuluna göre öğrenmek mümkündür. Olgun yaşta yalnızca o gramersiz dilde yazılan metinleri okumak mümkün olabilir. Bu da 4 koşuldan, yalnızca bir tanesini bilmek oluyor ki, buna da "o dili biliyorum" demek doğru olmaz kanımca. Osmanlıca metinleri okuyanlar o dilde konuşamazlar, konuşanı da anlamakta zorlanırlar. Çünkü tarih ve coğrafya bağlamı ortamında dil kendi kurallarını doğal olarak oluşturur. Osmanlıca doğa ürünü değil, yapay ve dil bil bilgisi olmayan dildir. Bu yüzden asla 4 kurala göre onu olgun yaşlarda kimse öğrenemez. Öğrenen biriyle karşılaşmadım. Bu yüzden Osmanlıcayı bilme savunda bulunanlar dört koşulun sadece birini bilmiş olurlar. Osmanlıca yazmak da kolay değil. Çünkü Osmanlıca harfleri de çocuk yaşta öğrenmek gerekir. Olgun yaşta öğrenenler unutabilirler. Çünkü fonetik alfabe değildir. Osmanlıda da bu dil çocuk yaşlarda öğretilirdi ve o dili halk bilmez, bilemezdi. Çünkü bütün halkların konuştuğu diller doğa ürünü, ama Osmanlıca doğa ve tarih ürünü değildir. Doğa ahengdarlığına aykırı idi. Bu yüzden bilim, düşünce ve us düşmanı bir dildi. Ebureyhan Biruni 10. YY yazdığı "El sedenetu fittıp" (Tıta bitki bilimi) kitabında arap harflerini bilimin ve usun baş belası olarak niteler. Marks ve Engels de "Doğuyu öğrenme yolunda Arap harfleri diye bir engel var" diye yazarlar. Yani Arap harfleri doğası gereği ve fonetik alfabe olmayışı nedeniyle çok çetindir. Çocuk yaşta öğrenilmezse, sonradan öğrenilmesi ya olanaksız, ya da çok çetin mümkün olabilir. Şimdi Arap harflerini Osmanlılar daha da karmaşık ve nerdeyse daha da akıl düşmanlığı haline getirmişler. Bunu daha belirli örneklerle açıklayabilirim. En önemlisi sintaks olarak Osmanlıca Fars dilinin sintaksi üzerine kurulu olduğundan Farsçası olmayan o dilde konuşamaz. O dilde fikirleşemez. Çünkü Osmanlıca Fars dilinin uzmanları tarafından hazırlanan yapay dildir. Osmanlıcayı var edenler Arapça bilenler değil, Farsça bilenlerdi.

 

Hiç yorum yok: