Sevan Nişanyan bey efendiyle Osmanlıca üzerine diyaloğumuz.
(Bir arkadaş beni de etiketleyerek Nişanyanın yazısını
paylaşmıştı. Ben de görüşümü bildirdikten sonra Nişayan cevap yazmıştı. Hepsini
burada paylaşıyorum. Gerekli olabilir)
******
OSMANLI'NIN ELİT DİLİARAPÇA VE FARSÇA İKEN, NEDEN TÜRKÇE
YAYGIN KONUŞULAN DİL OLMUŞTUR?
Tersini sormak daha mantıklı...
Türkiye'de tam ayrıntısını bilmediğimiz bir takım olaylar
sonucunda, 1300 yılıtarihinden itibaren Türkçe müslüman halkın büyük çoğunluğu
arasında konuşulan egemen, hatta tek dil olmuştur, Fırat'ın batısında kalan
kısımda. Yani Ege denizi ile Fırat, kuzeyde Erzurum'a kadar olan bölgede. Bir
de batıda Rumeli tarafında Türkçe konuşulmuş halk arasında. Bu bildiğimiz bugün
konuştuğumuz dilden çok farkı olmayan Türkçe. (...)
Fakat eğitim, kültür, yazıdili olarak Türkçe, aşağı yukarı
1450'lerden/İstanbul'un fethinden itibaren yazıdili olarak Türkçe
kullanılmamış. Eski toplumlarda bu normal bir şeydir. Cok toplumda böyledir.
Fransa'da Latince idi. İngiltere'de de önceleri Fransızca, sonralarıLatince
idi, ta Ortaçağı'n sonlarına kadar. Eski İran devletinde de böyledir, eski bir
sürü devlelerde bu böyledir. Çünkü yazı dili küçük bir azınlığın mülküdür. Yani
herkes yazı öğrenecek diye bir şey yok. Elit sınıfın işidir yazı bilmek, yazı
kullanmak, yazı ile iletişmek; sıradan halkıilgilendiren bir konu değil,
seçkinlerin bir ayrıcalığı, bir sanat yazı dili. Bu sanatı Arapça veya Farsça
olarak öğretmek gerektiğine kanaat getirmişler. Çok basit bir nedenle:
ÇünküArapça ve Farsca, Türkçe ile kıyaslanamayacak kadar zengin bir yazı
geleneğine sahip, yani bir kültüre sahip; sözlükleri var, gramerleri en ince
detayına kadar incelenmiş tonla literatürü var arkada, kütüphaneler dolusu
kitap var. Dolayısıyla Osmanlı Devleti'nde tek yaygın eğitim kurumu olan
Medrese'de -ki medrese eğitimi de son derece kalıp bir eğitimdir, yani
yüzyıllardan beri süren bir gelenekleri olan bir eğitimdir-, Medrese eğitimi
Arapça olarak verilmiş. (...)
Farsça, en elit tabakaya, çok küçük azınlığa özgü bir edebiyat
dili, yüksek kültür dili olarak öğretilmiş; fakat yaygın eğitim, yani bütün
taşrada da, kasaba ve şehirlerde vasatın üstünde yeteneği olup da, devlet
hizmetine girme potansiyeline sahip olan gençler medreseye gitmişler ve Arapça
öğrenmişler. Elbette ki eğer senin yazı dilin Arapça ise, kültür dilin, okul
dilin Arapça ise, kültürlü bir insanıcahilden nasıl ayırt edilir biliriz;
Okumuş... Cümle arasına Arapça sözler, deyimler sıkıştırmasıyla anlayacağız.
Sık sık "Ya kardeşim bu sözünde Türkçesi nedir ki, olmaz ki bunu Türkçe
anlatamazsın ki" triplerine girecekler, ha okumuş insan olduğunu
anlayasın. Bugün İngilizce'nin rolüne ise, o dönemde de Arapça ve Farsça'nın
rolübu.
Ne olmuş.. yani efendiden bir insanı, sıradan köylüden
ayıran şey, bu iki dile hakimiyeti olmuş.
O dönemin şartları böyle.
***
Ülgen Tölge:
"Cok toplumda böyledir. Fransa'da Latince idi.
İngiltere'de de önceleri Fransızca, sonraları Latince idi,..." Yanlış
karşılaştırmadır. Çünkü Fransızca ve ingilizce zaten latin kökenli diller. Osmanlıda
çoğunluk halkın ve ordunun dilinin türkçe olması, ama yönetim kesimin Türkçe
karşıtı olmalarını ben anlayamıyorum ve yadırgıyorum. İngilizce ve Fransızca
latince ile kökensellik ilişkileri var, Türkçenin Farsça ve arapça ile öyle bir
ilişkisi yok. Çok tuhaf.
***
Sevan Nişanyan:
Ülgen Tölge, bütün paragrafta doğru olan BİR ifade var:
"ben anlayamıyorum"
***
Sevan Nişanyan:
İngilizce Latin kökenli bir dil değildir, bu BİR. Olsa da
fark etmez çünkü Fransızca, Latince ve İngilizce ayrı dillerdir, konuşanlar
tarafından 'yabancı' olarak algılanır, bu İKİ. I. Edward zamanında kültür
dilinin Fransızcadan Latinceye döndürülmesi ne kadar büyük bir devrimdi,
bunları bilmeyince boş boş konuşmak kolay tabii.
Macaristan'da meclis müzakereleri ve kanunlar 19. yy'a dek
Latince idi. Hindistan'da yönetim ve edebiyat dili 19. yy sonuna dek tamamen
yapay ve yabancı bir dil olan Urdu dili idi. Bizans devletinde 7. yy'a dek
hukuk ve idare dili Latince idi. İslamöncesi İran'da divan dili Aramice idi.
Kırk çeşit ayrı dil konuşulan Çin'de ortak yazı dili bir kuzey lehçesinin yapay
olarak geliştirilmiş şekli olan Mandarin idi.
Eski devirde YAZI DİLİ toplumun yüzde birinden azını
ilgilendiren bir uzmanlık alanı, bir meslek aracı. Neden halkın dili ile bir
olsun ki? Ne gereği var? Ne faydası var? Tam tersine, halkın dilinden ayrı
olması her açıdan tercih edilmiş.
***
Ülgen Tölge:
Sevan beyin ne
denli Farsçası vardır bilmiyorum. Ama Osmanlıca denilen yapay dil gramer olarak
Farsça ve söz hazinesi de Farsçadan alınmıştır.Arapçadan alınmış sözler ya yok,
ya da ender sözler olabilirler. İçinde arada Türkçe sözler, ya da ekler de
bulunur. Ama dil bilgisi açısından Farsçadır. Arapçadan söz almak yerine,
Arapça sözleri Farsça üzərindən almalarının da sebebi vardı. Çünkü Osmanlı, özellikle
İstanbula taşındıktan sonra zevk-u sefa dili Farsça olmuş, Farsça söz dağarcağı
olmuştur. Fars edebiyatında oturuşmuş ve belli edebi ve zevk simgelerine
dönüşen Arapça sözler vardı. Osmanlı sarayı yaratıcı bir konumda değildi, var
olanları özümserlerdi. Osmanlı sultanları şiirleri Farsçadan ya çalıntı, ya
iktibas, ya da tahrifir. Bunun dışında eğitim dili Farsçadır. Örneğin Fuzulinin
eğitim dili Farsçadır. Arapçayı da önce Farsçayı öğrenip sonrasında Farsça üzərindən
Arapçayı öğrendiği gözüküyor. Çünkü Türkçesi tamamen günümüz İran Türklerinin
yazdıkları aruz ölçütleri gibi Ana dili Türkçe, ama eğitim dili Farsça olan bir
şairin yazdığıdır yapıtları. Bunun tek sebebini 9. yy sonrası Farsçanın büyük
fedakarlıkla Horasan estetik yapıtların diline dönüşmesine bağlıyorum. Çünkü 9.
YY öncesi Farsçanın kaynağı yok. Tüm edebiyatşünaslık bilimi Farsça yazmanın
Seffar döneminden başladığını, Saamaniler döneminde hız kazandığını
belirtirler. Kaynaklar da öyle gösterir. Farsçanın bünyesinde herkesin
anlayabilecek Arapça sözleri yerleştirme eylemi de bu devirden sonra başlar.
Nitekim Farsça edebiyatın söz dağarcığıyla Medrese kitaplarının söz
dağarcıkları farklı, hala da farklı. Dolayısıyla Osmanlıca Farsların bu
tecrübesini özümsemiştir. Çünkü bu tecrübe sarayın dünyevi zevki için yatkındı.
Osmanlı şairlerin Arapça şiir yazmamalarının da sebebi buydu. Çünkü islam
Arapçayı çok denetim altına almıştır. Sultanlar zevk ve lezzet algılarını
Arapçayla yazamazlardı. Arapçada var olan dinsel tabular Farsçada büyük ölçüde
kırılmıştı. Ama Osmanlının neden Türkçeyi, ya da Anadoluda yaygın olan diğer
yerli dilleri bırakıp ve ülkesinde hiçbir temsilcisi olmayan Farsçayı yeğlemesi
tuhaf. Yunanca, Ermenice de Farsçada olan saray dili olma özellikleri yok mu
acaba? Yani islam sonrası saraylarda hizmetçi, şarap sunucular falan genelde
Ermenilerken, Ermenice, ya da başka dil neden yadırganmıştır? Sunduğunuz
örneklerle bunu açıklamamaktadır. Çinde, ya da diğer örneklerde neler olmuş o
konuda bilgim yok. Ama o örnekler bu durumun doğruluğunu göstermez. Ayrıca o
dillerde de Osmanlının Farsça yazdığı denli edebiyat ve tarih bilgileri oluşmuş
mu acaba? Will Durant´ın "The story of civilization" kitabında
Osmanlının kuruluşundan çöküşüne denli 2200 cilt, yalnızca Farsça divan yazıldığı
belirtilmektedir. Bu divanların bir kısmını ben okudum. Özellikle Kanuni, Yavuz
Selim ve diğerlerini. Binlerce tarih ve macera kitapları da yazılmıştır.
Farsçayı bu denli derinlemesine nasıl yazı dili olarak öğrenmişler? Çünkü
Farsça alfabe fonetik değildir ve sadece Fars alfabesini öğrenmek en az 8-9-10
yıl zaman alabiliyor. Üstte sunduğunuz dillerin de böyle alfabe sorunları var
mı? Evet, Farsça Osmanlıda kulak dili asla olmamıştır. Yani Farsça yazabilseler
de, konuşmakta zorlanırdılar. Farsça şu an İrandaki Türkler örneğinde olduğu
gibi göz dili olmuştur. Çünkü Farsça konuşulacak ortam olmamıştır ve dil
işitilerek musikisini sergiler, yazılarak değil. Bu yüzden de Osmanlı,
şehnamelerini yazdırtmak için Osmanlı sultanları Horasandan ana dilleri Farsça
olan şairler idhal etmişlerdi. Horasandan getirilerek bolca cariye ve altınla
temin edilen şairlerin birinin soyunda Türk kimliği keşfedildiğinde de onu
hemen saraydan kovalıyorlar. Anlattığınız örneklerde de bu denli binlerce
edebiyat yazılmış mı bilmiyorum. Ama Osmanlının böyle bir sapıklıkta
bulunmasını tuhaf buluyorum. Ayrıca, Fransızca latin kökenli dil ve
ingilizcenin söz dağarcığının çoğu latince olduğu belirtilir. Bu arada
fırsattan yararlanarak değerleri çalışmalarınızı uzun zamandan beri ilgiyle
izlediğimi de belirtmek isterim.
***
Sevan Nişanyan:
Sevan Beyin Farsçası kısıtlıdır fakat bu konuda yargıda
bulunmaya yetecek düzeydedir. Sizin Osmanlıcanız hiç yok korkarım.
***
Ülgen Tölge:
Değerli Sevan bey,
benim Osmanlıcam iyidir. Çünkü yüzlerce şiir ezberbilirim Osmanlıca. Örneğin
Fuzulinin gazellerinden "Leyla ve Mecnun"undan çoğunu ezberim.
Kanuninin de gazellerin bilirim. Bakinin de diğerlerinin de. Osmanlıca Türkçeyi
katl etmiştir diye düşünüyorum. Farsçayı yüceltmiştir. Bunun sebebini anlatmam
için aruz üzerine konuşmamız gerek. Osmanlı dönemindeki aruz Karahanlı
dönemindeki aruz değildir. Biliyorsunuzdur ki, 9. yy sonrası Arapça, Farsça ve
çok küçük boyutta kısmen Türkçenin de estetik ölçüsü aruz olmuştur. Yani
Ebureyhan Biruninin "Ahmet Ferahidi aruzu Hindistandan alıp şiirin ölçütü
haline getirdiği" şeklinde ifade ettiği günden beri aruz islam doğusunun
dilidir. Arapça ve Farsça aruzun kendi yasaları vardır. Aruzu Türkçeye
ugunlaştırma Karahanlıda başladı. Ama Osmanlıda bu istek hiç olmadı. Fars aruzu
kullanıldı. Aslında 9. yy sonrası estetik gelişmelerin içeriğini anlamak için
aruzu bilmek ve aruzun şiir ve musikideki etkisini anlamak şarttır diye
düşünüyorum. Çünkü şiir hem yükseltici ve hem de yok edici özelliğe sahip.
Osmanlı aruzunda kullanılan Türkçe sözler kendi doğal fonetik özelliklerinden
saptırılmıştır. Çünkü Farsça aruzu özümsenmiş ve Türkçe sözcükler o aruz
ölçüsünde kullanıldığından imale ve zihaf adı altında türkçe sözler deforma
edilmişler. Bunları yüzlerce örneklerle ispatlayabilirim.
***
Ülgen Tölge:
Osmanlıca üzerine ben bilgilerimi paylaşmak isterim.
"Osmanlıcayı biliyorum" gibi bir savda bulunanlar bile Osmanlıcayı
dil bilgisinin bütünlüğü anlamında bilemezler. Dikkat etmişim de, Osmanlıcılar,
Osmanlı nostaljisi ile yaşayanlar ve Osmanlıcayı kutsayarak iyi biliyorum gibi
bir savda bulunanlar bile Osmanlıcayı bilemiyorlar ve bilemezler. Kimse
Osmanlıcayı bilemez.
Sevan Nişanyan bey
efendi bu konuda ne düşünür acaba? Şimdi görüşlerimi açıklayacağım. Dil
bilmenin 4 koşulu vardır: 1- O dilde konuşabilmek. Osmanlıcayı çocuk yaşlarda
öğrenmeyen kişi o dilde fikirleşemez, fikirleşemediği için de konuşamaz. 2- O
dilde konuşanı anlayabilmek. Osmanlıca söz dağarcığını beyninde ve belleğinde
çocuk yaştan hazır olarak taşımayan kişi konuşanı anlayamaz. Bu söz dağarcığı
olgun yaşlarda hafızaya eklenemiyor. 3- O dilde yazabilmek. Yazabilmek
alışkanlık gerektir. Düşüncenin hızıyla yazabilmek de çocuk yaştan itibaren o
alfabeyle yazma alışkanlığını gerektirir. 4- O dilde okuyabilmek. İşte Osmanlıcayı
biliyorum söyleyenler sadece bu bölümü başarmaktalar. Çünkü bu bölümü olgun
yaşta da öğrenmek mümkündür. Okumak kolay olabilir. Okuyup ve fırsat olduğunu
için düşünerek anlamak mümkün olabilir. İlk iki koşul kulak dili ve sonraki
ikisi de göz eylemidir. Doğa ürünü olan her dil kulak ve göz eylemlerine uyumlu
olurlar. Osmanlıca bir doğa ürünü olmadığından grameri yoktur. Grameri olmayan
dili yalnızca 7-15 yaş arasında 4 dil koşuluna göre öğrenmek mümkündür. Olgun
yaşta yalnızca o gramersiz dilde yazılan metinleri okumak mümkün olabilir. Bu
da 4 koşuldan, yalnızca bir tanesini bilmek oluyor ki, buna da "o dili
biliyorum" demek doğru olmaz kanımca. Osmanlıca metinleri okuyanlar o
dilde konuşamazlar, konuşanı da anlamakta zorlanırlar. Çünkü tarih ve coğrafya
bağlamı ortamında dil kendi kurallarını doğal olarak oluşturur. Osmanlıca doğa
ürünü değil, yapay ve dil bil bilgisi olmayan dildir. Bu yüzden asla 4 kurala
göre onu olgun yaşlarda kimse öğrenemez. Öğrenen biriyle karşılaşmadım. Bu
yüzden Osmanlıcayı bilme savunda bulunanlar dört koşulun sadece birini bilmiş
olurlar. Osmanlıca yazmak da kolay değil. Çünkü Osmanlıca harfleri de çocuk
yaşta öğrenmek gerekir. Olgun yaşta öğrenenler unutabilirler. Çünkü fonetik
alfabe değildir. Osmanlıda da bu dil çocuk yaşlarda öğretilirdi ve o dili halk
bilmez, bilemezdi. Çünkü bütün halkların konuştuğu diller doğa ürünü, ama
Osmanlıca doğa ve tarih ürünü değildir. Doğa ahengdarlığına aykırı idi. Bu
yüzden bilim, düşünce ve us düşmanı bir dildi. Ebureyhan Biruni 10. YY yazdığı
"El sedenetu fittıp" (Tıta bitki bilimi) kitabında arap harflerini
bilimin ve usun baş belası olarak niteler. Marks ve Engels de "Doğuyu
öğrenme yolunda Arap harfleri diye bir engel var" diye yazarlar. Yani Arap
harfleri doğası gereği ve fonetik alfabe olmayışı nedeniyle çok çetindir. Çocuk
yaşta öğrenilmezse, sonradan öğrenilmesi ya olanaksız, ya da çok çetin mümkün
olabilir. Şimdi Arap harflerini Osmanlılar daha da karmaşık ve nerdeyse daha da
akıl düşmanlığı haline getirmişler. Bunu daha belirli örneklerle
açıklayabilirim. En önemlisi sintaks olarak Osmanlıca Fars dilinin sintaksi
üzerine kurulu olduğundan Farsçası olmayan o dilde konuşamaz. O dilde
fikirleşemez. Çünkü Osmanlıca Fars dilinin uzmanları tarafından hazırlanan
yapay dildir. Osmanlıcayı var edenler Arapça bilenler değil, Farsça bilenlerdi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder