4 Nisan 2022 Pazartesi

Türkeş

Alparslan Türkeş´in "Dokuz Işık" kitabı üzerine eleştirel ve sorgulayıcı bir inceleme

Türkeş´in "Dokuz ışık" kitabını yeniden okudum. Bir zamanlar Bakü´de ateşin Türk milliyetçisi olduğumda okumuştum. İnsan bir ideolojiye mensup olduğunda ve o ideolojinin karanlık bataklığında bocaladığında onun kusurlarını göremez, göremiyor. Bunun için "mağara"nın dışına çıkmak gerekir. Gerçi geri dönüp mağaranın içindekilere "dünya burada sizlerin gördüğü gibi değildir, bu gördükleriniz gerçek değil, gerçeğin sanrısal gölgesidir" denilse de, onlar inanmayacaklar. Ama birey olarak mağaranın dışına çıkmayı başarmak gerekir. Mağaranın dışına şıkmayı başarmak başarmak gerçek bir devrimdir. Bireysel devrim. Kişinin kendi kişiliği, bilinci ve dünya görüşü üzerine gerçekleştirdiği devrim. Toplumsal devrimler felaket getirir. Birey kendi varlığı ve ufukları üzerine devrim gerçekleştirdiğinde, kimsenin canını yakmaz. Evet bir kere de eleştirel okudum ve şaştım, şaşırdım! Bu denli de çelişkili, ilkel bir kitap olur mu? Mesela böyle bir kitabın ve zihniyetin dünya sosyolojisi bilgeliğinde yeri nedir? Evrensel tarih ilkeleri ve tarih ufuklarıyla bir kitabın ilintisi var mı, ya da olabilir mi? Aklıma ilk gelen soru şu oldu: Türkeş ilk okulu bitirip miymiş acaba? İkinci soru da şu oldu: Böyle ilkel, vizyonsuz, tarihsel bilgi ve bilinçten yoksun, dünya düzeyindeki bilgi ve bilegelikten habersiz bir kitap için neden bu denli canlar kurban gitmiş, evler yıkılmış, yaşamlar söndürülmüş? İnsan yaşamı hiçliklere kurban edilecek denli değersiz olmamalı. İnsanın koruması gereken ilk mülk onun bedeni ve canıdır. Beden mülkünü korumak bilgelik ve erdem gerektirir. Cahil, vizyonsuz, ufuksuz dar görüşlü kişiler beden mülklerini devrimci davranışlarla tehlikeye sokarlar. Çünkü devrim ateş getirir, evrim ışık ve bilgelik. Ne denli doğru olabilir bilmiyorum ama ikinci soruya yanıt bulduğumu sanıyorum. Müslüman toplumun bireyleri bir ideolojiye de islama iman ettikleri gibi iman ederler, okuyup eleştirerek kabullenmezler. Türkeş´in bu ilkel kitabını kabul etmemişler, müslüman kimliğe bürünerek ona iman etmiş, tapınmışlar. Çünkü ancak iman ve tapınma usun gözlerini kör ederek insanı bir ideoloji duvarları arasında fikren köleleştirerek esir tutar. Bu esaret zindanında ona bir tutku gücü empuze eder. Yapay enerji. İman etmek bir us eylemi ve devinimi değildir. Us dışı eylem, yeğlem ve eğilimdir. Çünkü us beynin hareketinin adı ve göstergesi. İman etmek tutkuya dayanır, beyin hareketinin cevheri olan usu susturur. Bedene, tine, usa zarar veren tutku. Türk ve Arap toplumu genelde usla değil, tutkuyla hareket ederler. Türk ve Arap toplumunda usun tarihi yoktur. Türkeş de bu şiddet ve huşunet içeren kitabını düşünmeyen, ama tutkuyla hareket ederek hem kendisine, hem çevreye, hem tarihe, hem topluma zarar verebilecek olan Türkiyenin Türk köylüleri, köylü gençleri için yazmıştır kanısına vardım. 2-3 göbek şehirde yaşamış olan bir kişi için Türkeş tutarsız bir kişilik olarak görünür. Köylülüğün sosyolojisi başkadır ve o sosyolojiye Türkeş gibi bilgiden yoksun maceraperestler gerekli olabilir. Şimdi bu kanımı açıklamaya çalışacağımdır. Birinci sorunun yanıtını bulamadım. Yani Türkeşin orta okulu bitirmiş olması benim için aydın olmadı. Ayrıca dili de çok kaba ve Osmanlıcanın Arapça-Farsçasıyla aşırı düzeyde donatılmıştır. "Türkeş Türkçeyi yeterince bilmiyormuş" savında bulunabilirim. Osmanlı ve Osmanlıca kalıntıları köksüz ve anlamsızlık çağrıştıran içi boş düzmece sözler onun söz dağarcığında açıkça sezilmektedir. Bu da Türkçeyi tehdit eden bir etken olarak göz önünde bulundurulmalıdır. Türk dili Osmanlı ve Osmanlıca tarafından hep tehdid edilecektir. Türkçeyi tehdit eden Batı kültür imperyalizmi bir uyduruk. Türk dili islam sonrası Arap kültür ve din imperyalizmi tarafından tehdit edilmiştir ve bu tehlike "Osmanlıca" denilen Türkçeyi tarihten silme gibi bir yöntemle sonuçlanmıştır. Osmanlıca Türkçeyi imha etme projesi idi. Kitap hakkında şuradacıkta özet eleştirilerimi söyleyeceğim, ama ayrıntılı bir yazı yazarak da Türkeş kitabının ne denli insan doğasına zararlı ve yaşam için ne denli tehlikeli ve tuzak olduğunu da açıklamaya çalışacağımdır. Umarım benim yazdıklarımı yanlışlayabilecek bir türkeşçi çıkar.

Türkeş bir yandan kapitalizmi ve sosyalizmi aşırı dozda kötülüyor, bir yandan da Türkiyenin modernleşmesini istiyor. Ama anlaşılan ekonomik açıdan modernitenin kendisinin kapitalizmin ürünü, ya da tersine, kapitalizmin modernitenin getirisi olduğunu bilmiyor. Evet bilmiyor. Kapitalizm iyi ya da kötü tarihin bir yazgısı, tarihsel evrimin bir olgusudur ve feodalizmden iki kere değil, yüzlerce kere daha iyi ve üstündür. Tumas More´un "Utopya" ülkesini tartışmıyoruz. Tüm kapitalist ülkeler Türkiyeden, islam ülkelerinden ve islam tarihinden daha adaletli olmuşlar, adaletli durumdalar. Köleliği iptal etmiş, 8 saat iş bölümü, 2 gün hafta sonu tatili, bir ay yıl sonu tatili, ... neler ve neler. Bunların hangisi Türkeşin övdüğü Osmanlıda, Selcukluda, Medinede, Emevide falan olmuştur? Hangi tarihle gurur duyuyor Türkeş efendi? Her tarafından karanlık ve kirlilik sızan kitapsız Türk-islam tarihiyle mi? Olguları ortadan kaldırmak olmaz, kaldırılırlarsa, yaşam yok olur. Türkeş bu kitabında kapitalizmi kötülediği dönemde milyonlarca Türkiye köylüsü Batı Almanyaya işçi olarak akın ediyordu. Sanki o tabloyu görmemiş gibi çağ dışı sanrısal bir yaklaşımla yazmış. Türkiye kölülerinin kapitalist Almanyaya işçi olarak akınmalarının nedeni neyi? Akınmaları ve orada maddi yaşamı özdeksel yaşamı keşfederek uygarlaşmaları. Ben kapitalizmi övmek gibi bir eğilim içinde değilim. Türkeşin kapitalizm üzerine eleştirisi metodik değildir. Sonra da kendisi öldükten sonra hesapsız kitapsız mal mülkü ortaya çıkıyor. Peki açık toplumda, demokratik bir ülkede kişinin sermayesi ölümünden sonra ortaya çıkabilir mi, örneğin Finlandiyada? Bu çelişki ne? Türkiye köylüsünü aldatmak için mi? Peki kapitalizmi kötüleyip bir yana bıraktıktan sonra ülkenin kalkınması nasıl olanaklı olabilir? İslami yolla, yani yağma, kadın, köle ve cariye ticaretiyle mi. İslam devletleri adlanan devletler, sanki iş yerleri açarak vergi alarak mı devletin butçesini doldurmuşlar? Hayır, kadın ticareti, köle ticareti, yağma ve tüm uygarlık belirtilerini yok etmekle. Tüm islam ülkelerinde köle ve cariye ticareti İngilterenin baskısıyla iptal edilmiştir. Geçen yüzyılın başlarında İranda İngilisin baskısı üzerine köle ve cariye ticareti pazarları kapatıldığında büyük ayaklanmalar oldu. "İslam yok oluyor" diye mollalar fetva çıkardılar. Sokak gösterilerinde adamlar öldü. 1923 yılında Atatürkün buyuruğuyla İstanbul köle pazarları kapatıldı. 1925 yılında İngilisin baskısıyla Mekke, Medine  ve Bağdad köle ve cariye pazarları kapatıldı. Türkeş bu tarihten mi esinlenmektedir diye sorasım geliyor. Diyor ki, son iki yüz yılda küçlmüşüzdür. İki yüz yıldan önce büyük müydü Osmanlı? Ahalisinin yazıp okuması olmayan, hiçbir pedagoji kurumu bulunmayan, İstanbul rasathanesini top ateşiyle yerle bir eden Osmanlı küçük değil de büyük müydü? Büyüklük nedir? Nasıl tanımlamalıyız büyüklüğü? Tanım yoktur. Sosyalizmi de kötülüyor. Ne kapitalizm, ne de sosyalizm diyor. Moderniteyi övüyor, ama uygulama için modern başka seçenek de bırakmıyor. Sanki sermayenin ve teknolojinin devinimi modernizmin dışında bir olguymuş gibi bir algı sergiliyor! Ne rönesanstan, ne rasyonalizm, ne intelektüalizm, ne siyantizm devirlerinden kitapta haber var. Tam bir köylülük dar ve sınırlı çürük düşler göstergesi. Anlaşılıyor ki, kendi çağının modern soyal olgularından tamamen habersizmiş ve onları okumamıştır. İdeolojik düşünenler okumazlar, ideoloji kişinin usu çevresine karanlıktan bir örgü örer. Türkeş´in bir toplumu ekonomik yükselişe sevk edecek siyasi ve iktisadi felsefesi olmamıştır. Usa hıtap edecek bir tümcesi  yok. Çağrışımları tutkusal yaşama, köylülük sosyopsikolojine ilişkin. Bu kitap da ilkel bir köylünün kabuslarından, sanrılarından başka bir şey gözükmüyor. Halbuki, ne sosyalizmi, ne de kapitalizmi yeğleyen Avrupa ülkelerinin çoğu sosyal demokrasi yoluyla ülkelerini yüksek terakkiye götürdüler. Türkeş Türkiyenin dünyadan habersiz "devrimci" köylü türklerine ve türkçülerine yalan ve iftira söylemiştir, ya da cahil olmuştur. 1960 ve 1970-li yıllarda yazılan füturalist yaklaşımlı kitaplarda Skandinaviya ülkerini 20. YY ülkeleri değil, 21. YY sonlarının ülkeleri olarak sınıflandırmışdılar. Mesela Lev Gumilev "Etnogenezis" kitabında bu konuyla ilgili bilgileri toplamıştır. Bunu nasıl başarmışlar peki? Türkeş yöntemiyle mi? Kapitalizmi kötülüyerek mi, yoksa onu ehlileştirerek ve yasalarla gözetim ve denetim altına alarak mı? Kapitalizm tarihsel bir yazgı. Tarihin bir evresi. Bu taşkının karşısında duranları ezip geçiyor, o zaman bunu nasıl kontrol etmek olur? Sorun bu. marksizm ilk günden öfkeli bir yaklaşım sergiledi. Proletar diktatörlüğü önerdi. Diyaloğu bırakıp savaşı yeğledi ve böyle agresif yöntem başarılı olamazdı. İnsan doğası marksizme karşı. Ama tarih kapitalizmin istekleriyle de sınırlı kalamazdı. Beşer bunu nasıl kontrol altına alacaktır? Kapitalizm de kendi antitezini kendi içinden doğurur. Yasalarla ehlileştirilir. İnsan doğasına uyumlu yasalarla. Tarihin karanlık baş ve dinci halifelerinin, krallarının ve sultanlarının agresif tutkularına sığınmakla kapitalizm ehlileşebilir mi? Zaten kapitalizm kendisi Türkeşin övdüğü Türk-islam tarihi değerlerinden ve uygulamalarından milyonlarca kere daha üstün ve olumlu. Ne var bizim tarihimizde savaş ve islami yayımlıcılıktan başka? Bir kitabımız bile yok. Olanlar bile ilkel.  

Türkeşin sanrılarına dayanarak köylüleri örgütlendirmekle kapitalizm ehlileşmez, bilgiyle ve insan onurunu yeğleyen bilgelikle ehlileşir. Kuzey Avrupa ülkelerinde olduğu gibi. Bu ülkeler bunu nasıl başardılar? Zaten Türkiyede ve islam ülkelerinde kapitalizm yoktu. Yağma ve talan vardı. Sanayileşme, uzman işçi sınıfı mi vardı sanki? Laiklik, sosyal-demokrasi uygulamalarıyla. Türkeş laiklik ve sosyal demokrasi konusuna ilişkin tutarlı şekilde söz etmez. Orta Doğunun islamzede halkları için gerekli ve gereksinimli olan laiklik kavramı Türkeş için önemsiz bir kavram olmuştur. Çünkü çoğu islamcı ahlak ve yağma kültüründen yana olanlar gibi, Türkeş için de demokrasi bir değer değildir, bir araçtır. Ancak sevimsiz araç. Kendi tarihlerinin içinden çıkmadığı için mekruh araç. Evet Erbekan ve Türkeş gibiler için demokrasi araçtır, değer değildir. Değer islamın ilkeleridir. O zihniyet, liberalizmi Batı demokrasisinin değeri ve ya içeriği olarak niteler, islamı da Doğu "demokrasi!"sinin değeri. İslam liberalizmi kabullenmediği için Doğu demokrasisi de Batı demokrasisini beyenmez. Halbuki, milli demokrasi diye bir uygulama söz konusu olamaz. Demokrasi evrensel bir değerdir. İslamdan, hırıstyanlıktan, yahudilikten, liberalizmden, budismden, ... ve tüm milli değerlerden üstün bir değer. Türkeşin ve Erbekanın da sorunları buydu. Evrensel tüm değerleri kendi kimlik ve kişiliklerinin karşıtı olarak görür ve Batı egemenliği biçiminde niteliyorlardı. Milliyetçi ve islamcı sınıflandırmacılar için bu yüzden Batıda liberal-demokrasi bir yerde talaffuz edilirken, doğuda da islami-demokrasi bir yerde olmalı. Burada islam değer ve içerik, demokrasi ise değerlerin uygulanma aracı ve yöntemidir. Sosyal-demokratların uygulaması ve kapitalizmi ehlileştirip kontrol ederek yüksek vergi yoluyla yurttaşı ortak yaşanabilir refaha kavuşturmak Kuzey Avrupa ülkelerinin başarısı olmuştur. Ama Türkeş savunduğu sanayileşme tezini kapitalizm ve modernite olmaksızın nasıl gerçekleştirecekti?

Aslında Türkeş ne Adam Smiti, ne Hobbezi, ne Marksı, ne Lenini, ne Karl Popperi, ne de diğer siyasi felsefecileri okumuştur. Okusaydı, indirgenerek sırf köylü psikolojisine hıtap eden böyle düzeysiz ve dünya gerçeklerinden yalıtlanmış ideolijik bir "kitap" yazmazdı. Türkiyenin şehir hayatına yeni girmekte olan köylülerin hayallerine terörizmi, saldırganlığı, huşuneti ve terör idealarını sokmazdı. Türkiyenin ekonomik pozisyonu ve Türkçenin henuz felsefeye girmemiesi, şehir hayatının o yıllarda olmayışı da Türkeşin tutarlı ve çağın bilgilerine ve bilgeliğine dayanan kitap yazmasına engel olmuştur diye düşünmek de olur mu acaba? Dolayısıyla "Dokuz ışık" Türkiyenin şehirlisine, modern Türkiye halkına değil, dinci, eylemci, kendi bedensel mülküne değer vermeyen aşırı aktivist Türk köylüleri için hıtap etmiştir. Çünkü yalnız köylüler sorgulamadan iman edip kendi beden mülkelerini değersizleştirirler. Özellikle şehrin taşralarına yerleşen ve henuz şehir hayatına alışamayan ve şehirliye hasetle bakan köylüler. Aynen İranda da şehirlere akın edip ve islam devrimi yaparak ülkeyi yüz yıllar geriye götüren köylüler örneğinde olduğu gibi. Dolayısıyla Türkeşin "Dokuz Işık" gibi ilkel ve çağın bilgilerinden yalıtlanmış olan "kitab!"ı Türkiyenin ilerlemesi için hiçbir aydın ufuk açmamıştır, açamazdı. "Dokuz ışık" "kitap!"ı Türkiyenin gerilemesi ve terörize edilmesi için klavuz ilkel söylemler yığınından başka bir şey içermemektedir.  

Türkeş çağdaş yönetim biçiminin Batı değerler silsilesinden kaynaklandığını görmüştü. Onun islamcı ve arapçı katmanı ağır basıyordu. Türk tarihinin despotlarıyla övünmesinin de sebebi budur. Onun Türk tarihi dediği de islamdan sonraki dönemi vurgular. İslam öncesi tarihimizle ilgili bilimsel bilgi yok, hepsi mitolojik söylentiler ve spekülasyon. Hiç islam sonrası Türk tarihiyle de tutarlı bilgi yok. Olsa da Türkçede değil, başka dillerdedir. Türk tarih yazarlığının kurucusu Moğollar olmuşlar. Türkiyelilerin nefret ettiği Moğollar. Halbuki, tüm tarihçilerin, o cümleden Faruk Sümer gibi dürüst tarihçilerin belirttikleri gibi İstanbulu Türklere armağan eden Cengiz Han olmuştur. Kayı boyunu İstanbula denli kovalamıştır. Moğol kalkınmasıya yeni Türk akınları gelmeseydi Anadolu ve Orta Doğuda Türk kalmayacaktı. Kalmamıştı zaten bitmek üzere idik. Ayrıca, başkanlık sistemini öven ve onu Türklere özgü bir olgu olarak niteleyen Türkeş sadece çoğulculuk ve demokrasi karşıtlığı yapmamaktadır. Çünkü Türkeş beyin överek dediği gibi tek adam rejimi yalnızca Türklere özgü bir olgu olmamıştır. Dünyada despotizm tarihinin bir özelliği olmuştur. Çoğu halklarda olmuştur. Kuvetlerin ayrılması modern bir olgu ve modernitenin getirisi. Türkeş de asla modern bir düşünceye sahip olamadı. Selcukluların kurcuları gibi çoğunun eğitimsiz, çoğunun yazıp okuması olmayan despot sultanlara özeniyordu. Halbuki, onlardan bir tek kitap bile miras kalmamıştır. İşte spekulatif ve yapay bir tarih algısıyla modernite karşıtlığını sergilemiştir. Tarih nedir sorusuna Türkeş despotizminde yanıt yoktu. Tarih geçmişte olduğu gibi devam ederse, ona tarih denemez, sergüzeşt denir. Tarih değişimler toplamıdır. Türkeş başkanlık yöntemine ilişkin Orta Çağ Türk tarihinden örnek verirse, o zaman Türk kitlesinin %99,99 yazıp okumaktan yoksun bırakılması gerekmez mi? Türkeşin övdüğü tek adam rejimleri hakanlık ve sultanlık dönemlerinde Türklerin kalem ve kitapla tanışmışlıkları bile yoktu. Övdüğü o tarihlerde Türkler yazıp okumaktan yoksundular. Hegelin dediği gibi halife ve ya sultan tek mutlak özgür allah idi, geri kalanlar onun kulları.

Türkeş de diğer çarpık ideolojilerin kurucuları gibi Batı uygarlığına karşı öfke sergilemiştir.

 

Hiç yorum yok: