Alparslan Türkeş´in "Dokuz Işık" kitabı üzerine
eleştirel ve sorgulayıcı bir inceleme
Türkeş´in "Dokuz ışık" kitabını yeniden okudum.
Bir zamanlar Bakü´de ateşin Türk milliyetçisi olduğumda okumuştum. İnsan bir
ideolojiye mensup olduğunda ve o ideolojinin karanlık bataklığında
bocaladığında onun kusurlarını göremez, göremiyor. Bunun için
"mağara"nın dışına çıkmak gerekir. Gerçi geri dönüp mağaranın
içindekilere "dünya burada sizlerin gördüğü gibi değildir, bu
gördükleriniz gerçek değil, gerçeğin sanrısal gölgesidir" denilse de,
onlar inanmayacaklar. Ama birey olarak mağaranın dışına çıkmayı başarmak
gerekir. Mağaranın dışına şıkmayı başarmak başarmak gerçek bir devrimdir.
Bireysel devrim. Kişinin kendi kişiliği, bilinci ve dünya görüşü üzerine
gerçekleştirdiği devrim. Toplumsal devrimler felaket getirir. Birey kendi
varlığı ve ufukları üzerine devrim gerçekleştirdiğinde, kimsenin canını yakmaz.
Evet bir kere de eleştirel okudum ve şaştım, şaşırdım! Bu denli de çelişkili,
ilkel bir kitap olur mu? Mesela böyle bir kitabın ve zihniyetin dünya
sosyolojisi bilgeliğinde yeri nedir? Evrensel tarih ilkeleri ve tarih
ufuklarıyla bir kitabın ilintisi var mı, ya da olabilir mi? Aklıma ilk gelen
soru şu oldu: Türkeş ilk okulu bitirip miymiş acaba? İkinci soru da şu oldu:
Böyle ilkel, vizyonsuz, tarihsel bilgi ve bilinçten yoksun, dünya düzeyindeki
bilgi ve bilegelikten habersiz bir kitap için neden bu denli canlar kurban
gitmiş, evler yıkılmış, yaşamlar söndürülmüş? İnsan yaşamı hiçliklere kurban
edilecek denli değersiz olmamalı. İnsanın koruması gereken ilk mülk onun bedeni
ve canıdır. Beden mülkünü korumak bilgelik ve erdem gerektirir. Cahil,
vizyonsuz, ufuksuz dar görüşlü kişiler beden mülklerini devrimci davranışlarla
tehlikeye sokarlar. Çünkü devrim ateş getirir, evrim ışık ve bilgelik. Ne denli
doğru olabilir bilmiyorum ama ikinci soruya yanıt bulduğumu sanıyorum. Müslüman
toplumun bireyleri bir ideolojiye de islama iman ettikleri gibi iman ederler,
okuyup eleştirerek kabullenmezler. Türkeş´in bu ilkel kitabını kabul
etmemişler, müslüman kimliğe bürünerek ona iman etmiş, tapınmışlar. Çünkü ancak
iman ve tapınma usun gözlerini kör ederek insanı bir ideoloji duvarları
arasında fikren köleleştirerek esir tutar. Bu esaret zindanında ona bir tutku
gücü empuze eder. Yapay enerji. İman etmek bir us eylemi ve devinimi değildir.
Us dışı eylem, yeğlem ve eğilimdir. Çünkü us beynin hareketinin adı ve
göstergesi. İman etmek tutkuya dayanır, beyin hareketinin cevheri olan usu
susturur. Bedene, tine, usa zarar veren tutku. Türk ve Arap toplumu genelde
usla değil, tutkuyla hareket ederler. Türk ve Arap toplumunda usun tarihi
yoktur. Türkeş de bu şiddet ve huşunet içeren kitabını düşünmeyen, ama tutkuyla
hareket ederek hem kendisine, hem çevreye, hem tarihe, hem topluma zarar
verebilecek olan Türkiyenin Türk köylüleri, köylü gençleri için yazmıştır
kanısına vardım. 2-3 göbek şehirde yaşamış olan bir kişi için Türkeş tutarsız
bir kişilik olarak görünür. Köylülüğün sosyolojisi başkadır ve o sosyolojiye
Türkeş gibi bilgiden yoksun maceraperestler gerekli olabilir. Şimdi bu kanımı
açıklamaya çalışacağımdır. Birinci sorunun yanıtını bulamadım. Yani Türkeşin
orta okulu bitirmiş olması benim için aydın olmadı. Ayrıca dili de çok kaba ve
Osmanlıcanın Arapça-Farsçasıyla aşırı düzeyde donatılmıştır. "Türkeş
Türkçeyi yeterince bilmiyormuş" savında bulunabilirim. Osmanlı ve
Osmanlıca kalıntıları köksüz ve anlamsızlık çağrıştıran içi boş düzmece sözler
onun söz dağarcığında açıkça sezilmektedir. Bu da Türkçeyi tehdit eden bir
etken olarak göz önünde bulundurulmalıdır. Türk dili Osmanlı ve Osmanlıca
tarafından hep tehdid edilecektir. Türkçeyi tehdit eden Batı kültür
imperyalizmi bir uyduruk. Türk dili islam sonrası Arap kültür ve din
imperyalizmi tarafından tehdit edilmiştir ve bu tehlike "Osmanlıca"
denilen Türkçeyi tarihten silme gibi bir yöntemle sonuçlanmıştır. Osmanlıca
Türkçeyi imha etme projesi idi. Kitap hakkında şuradacıkta özet eleştirilerimi
söyleyeceğim, ama ayrıntılı bir yazı yazarak da Türkeş kitabının ne denli insan
doğasına zararlı ve yaşam için ne denli tehlikeli ve tuzak olduğunu da
açıklamaya çalışacağımdır. Umarım benim yazdıklarımı yanlışlayabilecek bir
türkeşçi çıkar.
Türkeş bir yandan kapitalizmi ve sosyalizmi aşırı dozda
kötülüyor, bir yandan da Türkiyenin modernleşmesini istiyor. Ama anlaşılan
ekonomik açıdan modernitenin kendisinin kapitalizmin ürünü, ya da tersine,
kapitalizmin modernitenin getirisi olduğunu bilmiyor. Evet bilmiyor. Kapitalizm
iyi ya da kötü tarihin bir yazgısı, tarihsel evrimin bir olgusudur ve
feodalizmden iki kere değil, yüzlerce kere daha iyi ve üstündür. Tumas More´un
"Utopya" ülkesini tartışmıyoruz. Tüm kapitalist ülkeler Türkiyeden,
islam ülkelerinden ve islam tarihinden daha adaletli olmuşlar, adaletli
durumdalar. Köleliği iptal etmiş, 8 saat iş bölümü, 2 gün hafta sonu tatili,
bir ay yıl sonu tatili, ... neler ve neler. Bunların hangisi Türkeşin övdüğü
Osmanlıda, Selcukluda, Medinede, Emevide falan olmuştur? Hangi tarihle gurur
duyuyor Türkeş efendi? Her tarafından karanlık ve kirlilik sızan kitapsız
Türk-islam tarihiyle mi? Olguları ortadan kaldırmak olmaz, kaldırılırlarsa,
yaşam yok olur. Türkeş bu kitabında kapitalizmi kötülediği dönemde milyonlarca
Türkiye köylüsü Batı Almanyaya işçi olarak akın ediyordu. Sanki o tabloyu görmemiş
gibi çağ dışı sanrısal bir yaklaşımla yazmış. Türkiye kölülerinin kapitalist
Almanyaya işçi olarak akınmalarının nedeni neyi? Akınmaları ve orada maddi
yaşamı özdeksel yaşamı keşfederek uygarlaşmaları. Ben kapitalizmi övmek gibi
bir eğilim içinde değilim. Türkeşin kapitalizm üzerine eleştirisi metodik
değildir. Sonra da kendisi öldükten sonra hesapsız kitapsız mal mülkü ortaya
çıkıyor. Peki açık toplumda, demokratik bir ülkede kişinin sermayesi ölümünden
sonra ortaya çıkabilir mi, örneğin Finlandiyada? Bu çelişki ne? Türkiye
köylüsünü aldatmak için mi? Peki kapitalizmi kötüleyip bir yana bıraktıktan
sonra ülkenin kalkınması nasıl olanaklı olabilir? İslami yolla, yani yağma,
kadın, köle ve cariye ticaretiyle mi. İslam devletleri adlanan devletler, sanki
iş yerleri açarak vergi alarak mı devletin butçesini doldurmuşlar? Hayır, kadın
ticareti, köle ticareti, yağma ve tüm uygarlık belirtilerini yok etmekle. Tüm
islam ülkelerinde köle ve cariye ticareti İngilterenin baskısıyla iptal
edilmiştir. Geçen yüzyılın başlarında İranda İngilisin baskısı üzerine köle ve
cariye ticareti pazarları kapatıldığında büyük ayaklanmalar oldu. "İslam
yok oluyor" diye mollalar fetva çıkardılar. Sokak gösterilerinde adamlar
öldü. 1923 yılında Atatürkün buyuruğuyla İstanbul köle pazarları kapatıldı.
1925 yılında İngilisin baskısıyla Mekke, Medine
ve Bağdad köle ve cariye pazarları kapatıldı. Türkeş bu tarihten mi
esinlenmektedir diye sorasım geliyor. Diyor ki, son iki yüz yılda küçlmüşüzdür.
İki yüz yıldan önce büyük müydü Osmanlı? Ahalisinin yazıp okuması olmayan,
hiçbir pedagoji kurumu bulunmayan, İstanbul rasathanesini top ateşiyle yerle
bir eden Osmanlı küçük değil de büyük müydü? Büyüklük nedir? Nasıl
tanımlamalıyız büyüklüğü? Tanım yoktur. Sosyalizmi de kötülüyor. Ne kapitalizm,
ne de sosyalizm diyor. Moderniteyi övüyor, ama uygulama için modern başka
seçenek de bırakmıyor. Sanki sermayenin ve teknolojinin devinimi modernizmin
dışında bir olguymuş gibi bir algı sergiliyor! Ne rönesanstan, ne rasyonalizm,
ne intelektüalizm, ne siyantizm devirlerinden kitapta haber var. Tam bir
köylülük dar ve sınırlı çürük düşler göstergesi. Anlaşılıyor ki, kendi çağının
modern soyal olgularından tamamen habersizmiş ve onları okumamıştır. İdeolojik
düşünenler okumazlar, ideoloji kişinin usu çevresine karanlıktan bir örgü örer.
Türkeş´in bir toplumu ekonomik yükselişe sevk edecek siyasi ve iktisadi
felsefesi olmamıştır. Usa hıtap edecek bir tümcesi yok. Çağrışımları tutkusal yaşama, köylülük
sosyopsikolojine ilişkin. Bu kitap da ilkel bir köylünün kabuslarından,
sanrılarından başka bir şey gözükmüyor. Halbuki, ne sosyalizmi, ne de
kapitalizmi yeğleyen Avrupa ülkelerinin çoğu sosyal demokrasi yoluyla
ülkelerini yüksek terakkiye götürdüler. Türkeş Türkiyenin dünyadan habersiz
"devrimci" köylü türklerine ve türkçülerine yalan ve iftira
söylemiştir, ya da cahil olmuştur. 1960 ve 1970-li yıllarda yazılan füturalist
yaklaşımlı kitaplarda Skandinaviya ülkerini 20. YY ülkeleri değil, 21. YY
sonlarının ülkeleri olarak sınıflandırmışdılar. Mesela Lev Gumilev
"Etnogenezis" kitabında bu konuyla ilgili bilgileri toplamıştır. Bunu
nasıl başarmışlar peki? Türkeş yöntemiyle mi? Kapitalizmi kötülüyerek mi, yoksa
onu ehlileştirerek ve yasalarla gözetim ve denetim altına alarak mı? Kapitalizm
tarihsel bir yazgı. Tarihin bir evresi. Bu taşkının karşısında duranları ezip
geçiyor, o zaman bunu nasıl kontrol etmek olur? Sorun bu. marksizm ilk günden
öfkeli bir yaklaşım sergiledi. Proletar diktatörlüğü önerdi. Diyaloğu bırakıp
savaşı yeğledi ve böyle agresif yöntem başarılı olamazdı. İnsan doğası
marksizme karşı. Ama tarih kapitalizmin istekleriyle de sınırlı kalamazdı.
Beşer bunu nasıl kontrol altına alacaktır? Kapitalizm de kendi antitezini kendi
içinden doğurur. Yasalarla ehlileştirilir. İnsan doğasına uyumlu yasalarla.
Tarihin karanlık baş ve dinci halifelerinin, krallarının ve sultanlarının
agresif tutkularına sığınmakla kapitalizm ehlileşebilir mi? Zaten kapitalizm
kendisi Türkeşin övdüğü Türk-islam tarihi değerlerinden ve uygulamalarından
milyonlarca kere daha üstün ve olumlu. Ne var bizim tarihimizde savaş ve islami
yayımlıcılıktan başka? Bir kitabımız bile yok. Olanlar bile ilkel.
Türkeşin sanrılarına dayanarak köylüleri örgütlendirmekle
kapitalizm ehlileşmez, bilgiyle ve insan onurunu yeğleyen bilgelikle ehlileşir.
Kuzey Avrupa ülkelerinde olduğu gibi. Bu ülkeler bunu nasıl başardılar? Zaten
Türkiyede ve islam ülkelerinde kapitalizm yoktu. Yağma ve talan vardı.
Sanayileşme, uzman işçi sınıfı mi vardı sanki? Laiklik, sosyal-demokrasi
uygulamalarıyla. Türkeş laiklik ve sosyal demokrasi konusuna ilişkin tutarlı
şekilde söz etmez. Orta Doğunun islamzede halkları için gerekli ve gereksinimli
olan laiklik kavramı Türkeş için önemsiz bir kavram olmuştur. Çünkü çoğu
islamcı ahlak ve yağma kültüründen yana olanlar gibi, Türkeş için de demokrasi
bir değer değildir, bir araçtır. Ancak sevimsiz araç. Kendi tarihlerinin
içinden çıkmadığı için mekruh araç. Evet Erbekan ve Türkeş gibiler için
demokrasi araçtır, değer değildir. Değer islamın ilkeleridir. O zihniyet,
liberalizmi Batı demokrasisinin değeri ve ya içeriği olarak niteler, islamı da
Doğu "demokrasi!"sinin değeri. İslam liberalizmi kabullenmediği için
Doğu demokrasisi de Batı demokrasisini beyenmez. Halbuki, milli demokrasi diye
bir uygulama söz konusu olamaz. Demokrasi evrensel bir değerdir. İslamdan,
hırıstyanlıktan, yahudilikten, liberalizmden, budismden, ... ve tüm milli
değerlerden üstün bir değer. Türkeşin ve Erbekanın da sorunları buydu. Evrensel
tüm değerleri kendi kimlik ve kişiliklerinin karşıtı olarak görür ve Batı
egemenliği biçiminde niteliyorlardı. Milliyetçi ve islamcı sınıflandırmacılar
için bu yüzden Batıda liberal-demokrasi bir yerde talaffuz edilirken, doğuda da
islami-demokrasi bir yerde olmalı. Burada islam değer ve içerik, demokrasi ise
değerlerin uygulanma aracı ve yöntemidir. Sosyal-demokratların uygulaması ve
kapitalizmi ehlileştirip kontrol ederek yüksek vergi yoluyla yurttaşı ortak
yaşanabilir refaha kavuşturmak Kuzey Avrupa ülkelerinin başarısı olmuştur. Ama
Türkeş savunduğu sanayileşme tezini kapitalizm ve modernite olmaksızın nasıl
gerçekleştirecekti?
Aslında Türkeş ne Adam Smiti, ne Hobbezi, ne Marksı, ne
Lenini, ne Karl Popperi, ne de diğer siyasi felsefecileri okumuştur. Okusaydı,
indirgenerek sırf köylü psikolojisine hıtap eden böyle düzeysiz ve dünya
gerçeklerinden yalıtlanmış ideolijik bir "kitap" yazmazdı. Türkiyenin
şehir hayatına yeni girmekte olan köylülerin hayallerine terörizmi,
saldırganlığı, huşuneti ve terör idealarını sokmazdı. Türkiyenin ekonomik
pozisyonu ve Türkçenin henuz felsefeye girmemiesi, şehir hayatının o yıllarda
olmayışı da Türkeşin tutarlı ve çağın bilgilerine ve bilgeliğine dayanan kitap
yazmasına engel olmuştur diye düşünmek de olur mu acaba? Dolayısıyla
"Dokuz ışık" Türkiyenin şehirlisine, modern Türkiye halkına değil,
dinci, eylemci, kendi bedensel mülküne değer vermeyen aşırı aktivist Türk
köylüleri için hıtap etmiştir. Çünkü yalnız köylüler sorgulamadan iman edip
kendi beden mülkelerini değersizleştirirler. Özellikle şehrin taşralarına
yerleşen ve henuz şehir hayatına alışamayan ve şehirliye hasetle bakan
köylüler. Aynen İranda da şehirlere akın edip ve islam devrimi yaparak ülkeyi
yüz yıllar geriye götüren köylüler örneğinde olduğu gibi. Dolayısıyla Türkeşin
"Dokuz Işık" gibi ilkel ve çağın bilgilerinden yalıtlanmış olan
"kitab!"ı Türkiyenin ilerlemesi için hiçbir aydın ufuk açmamıştır,
açamazdı. "Dokuz ışık" "kitap!"ı Türkiyenin gerilemesi ve
terörize edilmesi için klavuz ilkel söylemler yığınından başka bir şey
içermemektedir.
Türkeş çağdaş yönetim biçiminin Batı değerler silsilesinden
kaynaklandığını görmüştü. Onun islamcı ve arapçı katmanı ağır basıyordu. Türk
tarihinin despotlarıyla övünmesinin de sebebi budur. Onun Türk tarihi dediği de
islamdan sonraki dönemi vurgular. İslam öncesi tarihimizle ilgili bilimsel
bilgi yok, hepsi mitolojik söylentiler ve spekülasyon. Hiç islam sonrası Türk
tarihiyle de tutarlı bilgi yok. Olsa da Türkçede değil, başka dillerdedir. Türk
tarih yazarlığının kurucusu Moğollar olmuşlar. Türkiyelilerin nefret ettiği
Moğollar. Halbuki, tüm tarihçilerin, o cümleden Faruk Sümer gibi dürüst
tarihçilerin belirttikleri gibi İstanbulu Türklere armağan eden Cengiz Han
olmuştur. Kayı boyunu İstanbula denli kovalamıştır. Moğol kalkınmasıya yeni
Türk akınları gelmeseydi Anadolu ve Orta Doğuda Türk kalmayacaktı. Kalmamıştı
zaten bitmek üzere idik. Ayrıca, başkanlık sistemini öven ve onu Türklere özgü
bir olgu olarak niteleyen Türkeş sadece çoğulculuk ve demokrasi karşıtlığı
yapmamaktadır. Çünkü Türkeş beyin överek dediği gibi tek adam rejimi yalnızca
Türklere özgü bir olgu olmamıştır. Dünyada despotizm tarihinin bir özelliği
olmuştur. Çoğu halklarda olmuştur. Kuvetlerin ayrılması modern bir olgu ve
modernitenin getirisi. Türkeş de asla modern bir düşünceye sahip olamadı.
Selcukluların kurcuları gibi çoğunun eğitimsiz, çoğunun yazıp okuması olmayan
despot sultanlara özeniyordu. Halbuki, onlardan bir tek kitap bile miras
kalmamıştır. İşte spekulatif ve yapay bir tarih algısıyla modernite
karşıtlığını sergilemiştir. Tarih nedir sorusuna Türkeş despotizminde yanıt
yoktu. Tarih geçmişte olduğu gibi devam ederse, ona tarih denemez, sergüzeşt
denir. Tarih değişimler toplamıdır. Türkeş başkanlık yöntemine ilişkin Orta Çağ
Türk tarihinden örnek verirse, o zaman Türk kitlesinin %99,99 yazıp okumaktan
yoksun bırakılması gerekmez mi? Türkeşin övdüğü tek adam rejimleri hakanlık ve
sultanlık dönemlerinde Türklerin kalem ve kitapla tanışmışlıkları bile yoktu.
Övdüğü o tarihlerde Türkler yazıp okumaktan yoksundular. Hegelin dediği gibi
halife ve ya sultan tek mutlak özgür allah idi, geri kalanlar onun kulları.
Türkeş de diğer çarpık ideolojilerin kurucuları gibi Batı
uygarlığına karşı öfke sergilemiştir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder