5 Haziran 2022 Pazar

Türk dili neden şiirden yoksundur?

 

Doğrusunu söylemem gerekirse, sizin şiirden anlamışlığınızı sanmıyorum. Çünkü Türk dilinin şiire girmişliği yoktur, olmamıştır. Tarihi yok, deneyimi yok. İlk kez benim şiirlerimle Türkçe şiire giriyor. Bir az tekebbürlü gözükebilir, ama bu bir gerçek. Bu yüzden Türkün şiirsel estetik deneyimi ve algı tecrübesi yok. Hele sizin hiç yok. Olsaydı, şiirden intihar konusu çıkarmazdınız. Olabilir, bir insan intihar edebilir, deli olabilir, ama bunun şiirle ne ilintisi? Gerçek bir şairin özelliklerinden biri de zaten anormallik. Sanat normların dışına çıkmayı gerektirir. Öyle olmazsa, sanat da olmaz. Normların dışına çıkmak da kolay değildir, coşku, ilgi, bilgi ve cesaret ister. Ona göre de siz Almanyada doğmamışsınız diyorum. Türk kültürü içinde doğmuşsunuz, Alman kültürüne tanık olmuşsunuz uzaktan uzağa. Halbuki, siz, Hölderlin´den bir kaç parçacık şiir ezber bilseydiniz, şiir üzerine duyumlarınız olurdu. Şiir-varlık, şiir insan, şiir-doğa, şiir-zaman, şiir-felsefe, şiir-bilim, şiir-tarih, ... gibi konular her biri ömür gerektiren araştırmalar objeleri. Ömrünüzde bir şiir ezber bilmezken benim şiirimden intihar sonucu çıkarıyorsunuz. İntihar nedir? Kendine kıyarak ölmektir. Peki intihar etmeyenler ölmüyorlar mı sanki? Türk tarihinde neden musiki ve şiir yok? Çünkü şiir olmadıktan sonra musiki de olmaz, olmamıştır. Şiir düşündüğünüz gibi sürekli bir oluşumun ürünü değildir. Ansızın insan içi ve dışıyla, iç kosmosla dış kosmos arasında gizemli, duygusal ve duyumsal ilişkilerin kurulması, bu ilişkilerin sözcüklere yansıması olduğundan en romantik sanat türü şiirdir. Musikiden de üstün. Geçen 3000 yıllık tarihimizde Türkçenin böyle bir deneyimi olmamıştır, hala da yok. Geçen 3000 yıllık tarih ulusların dönüşüm, evrilişim ve devinimlerinde epos ve şiir bin yıllıkları olmuştur. Bir Türk insanının kafasının içi bu açıdan boştur ve tarihsellik ifade etmez. Doğu Türkistandan İstanbula denli 5 tanecik tarihsellik ifade eden şiiri ezber bilen bir Türk bulamazsınız. Mümkün değildir. Çünkü doğa Türk böyle estetik işlerle uğraşmak için var etmemiştir. Türk ve sonra da Arap, doğanın haşen ve agresif özelliklerinin sosyal doğada tezahürü, dışa vurumudur. Türk iyice uçurur, yok eder, imha eder, yakar ve yandırır. Böyle bir karakter de şiirden ve musikiden anlamaz, anlayamaz. Bu yüzden Türk tarihi, şiir ve musikiden yoksundur, karanlık ve çöldür.

Şiirsel bir yapıtı değerlendirmenin metodolojik yönleri, yöntemleri ve özellikleri vardır. Şiir nedir? Bütün tarihimizde bu soru sorulmamış. Niye sorulmamış? 3000 yıl önce Yunanistanda ve Hindistanda şiir üzerine, şiirin tekniği, ölçüsü ve felsefesi üzerine kitaplar yazılmıştır. Bizde niye yok? Az da olsa kısaca bilgi vermek isterim. Birincisi etmen şiirin dışsal olgusu ve oluntusudur. Türkler olarak bizim, tarihte estetik bir yapıtı dışsal tekniklerine göre irdeleme, eleştirme ve bunu zevkli bir görünüşe sokma edimi, eylemi hiçbir devirde olmamıştır ve yoktur. Yine de bu işle büyük ölçüde ben uğraşmışım. Bunun kendini övmekle alakası yok. Konuyu anlatabilmem için söylüyorum. Türkçe şiirin Hinidstandan alınma musiki tekniğine ve ölçümlendirmelerine uyum sağlamasıyla ilk uğraşan kişi ben olmuşumdur. Benim dışımda bütün tarihi irdeleseniz bulamazsınız. Ona göre de özellikle islamdan sonra guya Türkçede yazılan, Fuzuli, Nesimi, Osmanlı saçmalıkları, ... hepsi ayıplar silsilesi. Ben tüm bunları "AYIPLAR SİLSİLESİ" olarak sınıflandırdım.Çünkü dil yok. Dil bilgisi yok. Çünkü şiir üzerine estetik düşünce olmamıştır. Çünkü şiirin ve sözün ne anlam ifade etmesinin hiçbir değeri yoktur. Önce o sözünün dışsal mimarisi, ölçüsü ve musikisi doğruca, uygun ve uyumlu olmalıdır. Böylesine dışsal mimarisi uyumlu ve uygun bir beyit şiir Türk tarihinde bulamazsınız. Bu yüzden Türk dilleri kaba kalmış, bu yüzden Türklerin davranışları agresif, etik dışı ve bozuktur, çünkü şiir ve musikiden esinlenen içsel uyarıcılar ve kontrol ediciler yoktur. Bu yokluğun ve yoksunluğun pasikolojik sorunlara meydan açmışlığı konusuna girmeyeceğim. Çünkü kimsenin belleğinde onun beynindeki söz dağarcığını musikiyle, ölçüyle tanıştıracak örneğin 1000, 500, hatta 100 yıl bundan öncesinden iki beyit ezber şiir yok. Türk belleğinin etik ve estetik tarihi ve deneyimi yoktur. Türk insanının gözleri asla söz dağarcığının estetik bir yapıtta nasıl dizildiğini gözlemlememiştir. Gözel sanattan yoksun olan doğal olarak kulak sanatından da yoksun kalır. Kulağında tarihin derinliklerinden gelen melodilerin eğitici sesini taşımaz. Düşünebiliyor musunuz? Bir toplumun dili önce şiirle tarihe girer. Şiirle estetize edilir. Şiirdeki estetizasyon düzyazıya tanışınmaya başlar. Şiirsel özgeçmişi olmayan dil şu anki en gelişmiş dilimiz olan Türkiye Türkçesi gibi olur. Hiçbir musiki ve şiir kaynağı yok. Sadece meyvesiz ve tatsız bir ağaç, söğüt ağacı. Şimdi böyle bir beyin yapınızla şiiri anlayabileceğinizi, şiirin dışsal estetik dokusundan manevi hazz alacağınızı sanmıyorum doğrusu. Bu, yalnıza size özgü durum değildir. Türkün geleneksel görüntüsü budur. Şu konuyu iyice açıklayabilmem için bir örnek söylersem iyi olur: Fars şiir tarihinde 3 ekol vardır:

1- Horasan ekolü. Bu ekolün amacı şiirde anlam, irfan, düşünce beyan etmek olmamıştır. Yalnızca sözcüklerin şiirin içinde devingenliğini ve dansını sağlayarak dili sevimli bir görüntüye kavuşturmak olmuştur. Çünkü şiir sözcüklerin belli bir şerşevede ve belirgin melodi ve ritimlerle dansı demektir ki, düzyazılarda bu dansı gözlemleyemeyiz. Çok ilginç ki, 9. yüzyıldan başlayan Horasan ekolü Selcuklar döneminde ve Selcuklu yağmacıların devlet desteğiyle kendi evrimine hız verdi, Osmanlı yağmacılar ve talancılar zamanında en doruk noktasına ulaştı. Düşünebiliyor musunuz, bir tek Fars dillinin olmadığı İstanbulda Fars dilinin Horasan şiir mektebi evriminin doruk noktasına ulaşıyor. Şimdi siz Türk olarak kendinizi Osmanlı yağmacıların torunu olmakta ne denli haklı görebilirsiniz, bu, kendi bileceğiniz iş. Sadece 600 yıllık Osmanlı Orta Çağ Karanlığından 2200 cilt Farsça şiir divanı miras kalmıştır. Bir tek cilt Türkçe yapıt yok! Osmanlıca olanların da ayıplar silsilesi olduğunu söyledim. Çünkü Farsça bir dil, Osmanlıca dil mi olur? Bir soyun adına dil mi olur? Dil doğanın, tarihin, ... toplumsal gelişmelerin ürünü. Dillerin dil bilgisini doğa belirlemiştir, insanlar sadece olarak bu doğal yasaları keşfederler. Yerin cazibe kuvveti gibi. Bu yapıtların hepsi Horasan ekolüne mensuptur. Nitekim "Osmanlı şehnameleri" bunlardan örneklerdir.

2. İrfan ekolü. İrfan bilgi demektir. Dil irfana nasıl girebilir? Önce o sözcüklerin dans ederek o dili konuşanların belleğinde canlı duyumsama deneyimi sağlamazsa, irfana girebilir mi? İrfan ekolünün amacı sadece dilin estetik dışsal katmanını ve mimarisini güzelleştirmek değildi. Hem de dilde belli irfan görüşlerini açıklama amaç edinilmiştir. Uzun zaman tasavvufla uğraştım ve bu saçmalığı tamamen bıraktım. Yani irfan, içeriğine göre, kimileri için saçma olsa da, dışsal estetik varlığına göre, yazıldığı o dil için bir ayrıcalıktır, fırsattır. Mesela Mevlananın tüm şiirler zırva, ama bu zırvalar Horasan ekolünün deneyimlerini kullanarak etkili ölçülerde söylenmiştir.

3- Hint ekolü. Osmanlılar kızılbaş soykırım yaptıktan sonra vahşi kızlbaşlar Osmanlı soykırımından kurtulmak için İrana girdiler. Orada Bayındırlılar diye bir devlet vardı. Tarihte Türklerin kurduğu üç kısmen medeni devlet olmuştur: Karahanlılar, Karamanoğulları, Bayındırlılar (Akkoyunlular). Çünkü yalnız bu üç devletin Türk diline önem verdikleri söz konusu olmuştur. Kutatku bilik, Kaşgarlı Karahanlılar dönemine aitken, Dede Korkut, Fuzuli, Kişveri gibi amatör yazarlar da Bayındırlı dönemine ait. Karamanoğulları da osmanlı kabusu tarafından yerle bir edildiği için başlattıkları Türkçecilik durduruldu. Evet, ehlileşmemiş kızılbaş Türkler Bayındırlı devletini devirdiler, doğal Osmanlı yandaşlarıdırlar diye, şii olmayanlara bu kez onlar soykırım uyguladılar. Görüyor musunuz? Orta Doğuda müslüman türklerin akıttıkların kanın mikdarını. Hep imha etmişik. Safevi katillerin uygulamalarını kabul etmeyerek şiileşmek istemeyen Farslar ve onların o devir aydınları Hindistana firar ettiler. Orada çok zayıf şekilde var olan Fars Hint ekolünü geliştirip derinleştirdiler. Bunları neden söyledim bilir misiniz? Türkçenin böyle bir sergüzeşti olmazken ve sizin Almanyada o ülkenin engin şiir kaynaklarıyla tanışlığınız bulunmazken, şiir üzerine tutarlı görüş sergilemeniz inandırıcı olmuyor. İşte ilk kez olarak Türkçenin tarihinde hiçbir biçimde ölçüyü içeriğe feda etmeme, ölçüyü içerikten üstünbilme ilkesini benim şiirlerimde görebilirsiniz. Başka görebileceğiniz bir kaynak yoktur. Şiirde ma´na değil, güzellik aranmalıdır. Tabii dinci bir zihniyetin de güzellikten ne denli anlamış olması da başkaca bir konudur.

Şiirle ikinci ilgilenişim dışsalın karşıtı olarak içselliktir. Önemsiz değil, ama dışsallık içsellikten daha önemli. Çünkü kimse şairin bu şiiri ne için yazmışlığını keşfedemez. Hangi ortamda, hangi tinsel kaynaşımda yazılmışlığını kimse bilemez. Hatta şair kendisi de unutur. Şiir küçücük bir anın içinde varlığın insan tinine görünmesi, duyumsama olanağı sağlamasıdır. Görünüp ve sözcüklerle dokunduktan sonra geri çekilmesi bir daha aynı görünüşte geri dönmemesi ve ufuklarda yitmesidir. Şiir sözcüklerle varlığa duyumsal olarak dokunuştur. İşte varlık-gönül örtüşümünün sözcüklere yansıyarak coşkulu zaman diliminin mısraların içinde yakalanmasının adına şiirin içsel donatımı diyoruz. 

Hiç yorum yok: